Füg

çizim: bengisu koyukan

"Önce yemek yiyelim, sonra çalarsın."

Masaya geçip oturdum ama bir şey yiyemedim, klavyeye bakıp duruyordum. Tuz istediler, uzattım. Ekmek istediler, onu da uzattım. Bir iki kaşık sallayıp kalkmaya niyetlendim, yerime oturttular. Bu bir nevi geleceğime dönüştü, istenenleri hemen yaptım, isteklerim kösteklendi. Annemden mirasmış, öğrendim.

Yemeğimi bitirdim, fırlayıp klavyenin başına oturdum. Siyah tuşlardan saçma sapan sesler çıkıyor, beyazlarla hiç uyuşmuyor. Beyazlara sıradan basıyorum, siyahlara hiç dokunmuyorum. İki tuşa aynı anda basınca daha güzel bir ses çıkıyor. Siyahı üçüncü tuş yapmaya çalışıyorum, olmuyor. Melodi bozuluyor, sanki beyazlar siyahı kovuyorlar, istemiyorlar aralarında. Anlam veremiyorum, neden koymuşlar ki bu siyahları? Yunus Abi'ye soruyorum, "Onların da uyumlu olduğu beyazlar var ama her beyazla yan yana gelmezler. Bak mesela," diyor ve beyazlarla birlikte siyahlara da basmaya başlıyor, bu kez güzel sesler çıkıyor aletten. Melodiler eşyaları, evi ve bizi değiştiriveriyor hemen. Başkalaşım sürerken zamanın akışını da duyuyorum, damarlarımdan geçip kalbime, oradan beynime ulaşıyor. Benliğimde bir şeyler değişiyor, müziğe âşık olma hâli.

Yunus Abi'nin büyüsünü görüyorum. Belki annem de bu büyüden etkilenmiştir diye düşünüyorum o gece, uyumadan önce. Çocuk aklım. Belki annem de anlamıştır Yunus Abi'nin her an her şeyi yapabileceğini, sihirli ve güzel bir abi olduğunu. Ben klavyenin eve gelmesinden bir süre sonra iyice anlamıştım, pikniğe gittiğimiz zaman. Çimlere serdiğimiz kareli örtünün bir köşesine uzanıp kitap okuyordum, ağaçlardan gelen sesi duyunca başımı kaldırıp önce ağaçlara, sonra bizimkilere bakmıştım. Annem domatesleri doğruyordu, abim perendeler atıyordu ve Yunus Abi şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ses tekrarlanınca kitabı bırakıp ağaçlara doğru yürümüştüm, en yakındakinin pütürlü yüzeyinde parmaklarımı gezdirince tuşları hissetmiştim. Çukurlar beyaz, çıkıntılar siyah.

Elimin üzerinde bir el daha, Yunus Abi.

"Sen de duyuyor musun Yunus Abi?"

"Rüzgâr basıyor tuşlara. Oktavı anlatmıştım sana, hatırlıyor musun? Ağacın arka tarafına geç, parmaklarını ağacın üzerine koy. Benim tarafımdan gelen sesin bir oktav tizini duyacaksın."

Çalmaya başlıyoruz, annem bizi çağırana kadar. Yürürken, "Senin odandaki dolabı düşün, bu ağaçlardan yapıldığı için damarlı ahşabında ellerini gezdirirsen aynı sesleri duyarsın," diyor Yunus Abi. Bu kadar, o güne başka bir şey eklemeden öylece kaldırdık, zamanın kucağına bıraktık. Şimdinin sürerliği içinde geriye dönüp bakmamız gerekecekti hatırlamak için, yaşlandıkça bir anı olacaktı. Boyum uzayacaktı, parmaklarım açılacaktı, bütün tuşları bir araya getirebildiğim seviyeye gelecektim, okulda Barış Manço şarkıları çalacaktım, klavyeyi okula götürürken çingeneler kovalayacaktı beni, kan ter içinde kalacaktım, biraz sopa yiyecektim ama yine de klavyenin kılıfını elimden söküp alamayacaklardı, haykırışlarımı duyan Ali Abi okulun güvenlik kulübesinden fırlayıp beni kurtaracaktı, bir daha geçmeyecektim o sokaktan, yetişkinliğime kadar korkuyla bakacaktım o sokağa ve yaşananlara. Günler annemin gözyaşlarına boğulacaktı, abim hiçbir şey olmamış gibi yaşamına devam edecekti, bense ne yapacağımı bilemeyecektim, sadece çaresizliği duyacaktım, bastığım tuşlardan annemin hıçkırıkları dökülecekti.

Bir gün annem elimden tuttu, trene atlayıp uzaklara gittik. Bir istasyon, bir cadde, bir sokak ve bir kapı. Tereddütle çalınacak, bir kadın tarafından açılacak.

"Affedersiniz, Yunus… Yunus burada oturmuyor mu?"

"Taşındı o, çok oldu. Uzun süredir görmüyorum. Nereden tanıyorsunuz, nesi oluyorsunuz?"

"Siz arkadaşı mısınız?"

"Evet, yani sayılır. Evden çıkacağını bana söyledi, onun yerine ben geldim ama çok da iyi tanımam kendisini."

"Ona ulaşabilir misiniz, telefonu var mı sizde?"

"Ortadan kayboldu, kimse ulaşamıyor. Garip bir adamdır o. Bir dakika, telefonla arayıp duran siz misiniz yoksa? Sapık sandım ben de, bilseydim…"

"Kusura bakmayın, rahatsız ettim."

Kaçar gibi uzaklaşıyoruz oradan, adımlarımız önce büyüyor, sonra yumuşuyor ve yavaşlıyor. Süzülür gibi yürüyoruz, annem elimi gevşekçe tutuyor. İçinden bir şey dökülüyor, yüzüyoruz. Suda bir kırılma, düşüyoruz.

Ne kadar acı ve dipsiz bir derinlikti, aklıma her geldiğinde parmaklarımın titreyişi yüzünden bir süre duruyorum, hiçbir şey çalmadan duvara bakıyorum. Dönüş yolunda trene binerken ağaçlara bakakalmam gibi bir bakakalış, gözlerimi kaydırıp dolabımın üzerindeki çizgilerde bir anlam arıyorum. Parmaklarımın altındaki sesleri birbiriyle uyuşturamıyorum, başıbozuk bir düzende tekrar eden notalar bir hıçkırığa dönüşüyor. Kromatik üç vuruş. İki vuruş. Üç. Dört. Piyanomdan nefret ediyorum, klavyeyi attığım gibi atmalıyım bunu da ama yapamam, hayatımı o klavyeyle biçimlendirmiş oldum. Yunus Abi'nin hediyesi hayatımdaki tek tutkuya dönüştü, durup dinlenmeden çalıştım, saatler boyunca çaldım, aralıksız çaldım, ders almaya gittiğim hocalar şaşırdı, başkalarını tavsiye ettiler bana, o başkaları da şaşırdı, daha da başkaları çıktı ortaya, annem iki oğlanı tek başına büyütmeye çalışmasaydı yurt dışındaki müzik okullarına gidebilirdim ama burada kaldım. Bol dereceli mezuniyetler, konserler, tükenmez bir akış. Alkış. Uyumdan ötürü, artık uydurabiliyorum. Beyaz tuş. Kara tuş, kara kapı. Açılıyor ve kadının teki çıkıyor, Yunus'un orada olmadığını söylüyor. Yunus nerede? Annemle trenden iniyoruz, yakındaki çay bahçesine oturuyoruz. Annem kendine bir çay söylüyor, ben şeftali suyu alıyorum, annem ağlıyor, ben utanıp denize bakıyorum. Ben ağlıyorum, annem bana sarılıyor, birlikte ağlıyoruz. Bir yası orta yerinden ikiye bölüyoruz, ben ortadan kaybolan büyüye ağlıyorum çünkü bir daha duymadım o sesi, ağaçlar hiçbir şey söylemedi bir daha, sessizliğe büründüler, yaprakların hışırtısı bile kayboldu, kurumuş yapraklara bastığımda çıtırtı gelmedi, ağaçların gölgeleri serinletmedi beni. Uzaklaştım ben de, hiçbir ağaca yaklaşmadım, hiçbir pikniğe gitmedim, fidanlara öfkeyle baktım.

Eve geldiğimizde ilk işim klavyeyi atmak oldu, kutusuna koyup çöp konteynerinin yanına bıraktım ve sık sık kesilen bir uykuya daldım. Rüyaya. Piyano çalıyordum, odamdaki dolabımdan ve piyanodan başka bir şey yoktu, irkiltici bir beyazlığın içindeydim. Dolabın kapısı aralandı sonra, bir el çıkıp ahşabın üzerinde ellerini gezdirdi, parmaklarımın döktüğü ezgiye eşlik eden bir ses teyellendi hemen. Sonra Yunus Abi başını uzattı, bana bakıp gülümsedi. Canım ağrıdı o an, bütün vücudumu kaplayan bir uyuşukluk. Ben de gülümsedim, özlemiştim. Yunus Abi dolaptan çıkıp yanıma geldi, birlikte çalmaya başladık. Kara tuşlara o basıyordu.

Sabaha karşı uyandım ve korkuyla aşağı indim. Klavye bıraktığım yerdeydi, korkum aniden geçtiği için titredim. Ellerim ilk kez değiyordu sanki tuşlara ki ilk kez değiyordu gerçekten, yokluğun uğultusu her şeye bambaşka bir görünüm vermişti, bambaşka bir yaşamı yaşar gibiydim. Yeni evime yeni ayaklarımla çıktım, anahtarın kapıya uymayacağını düşündüm ama ikisi de yeniydi, müthiş bir uyumla işbirliğine giriştiler ve anahtar kilidi dile getirdi, kapıyı yeni bir koridora ve odaya araladım. Yepyeni melodiler, ertesi günkü konserim için. Bir günde yıllar geçiyor. O çocuğun elinden tutuyorum, çaldığı şeylere eşlik ediyorum, yarattığı melodileri yıllar sonra hatırlayıp Yaprakların Sesi'ni yazmaya başlıyorum, en iyi eserim olduğunu söylüyor eleştirmenler. Büyü tekrar beliriyor, parmaklarımın altında akıp gidiyor. Kayboluşa duyduğum öfkeyi ilk kez hissetmiyorum, zaman içinde yiten onca şeyin aslında hiçbir zaman kaybolmadığını görüyorum, kendileri orada olmasa da kapladıkları alanın boşluğu olduğu gibi duruyor, bu da bir oluş, bir tür varlık. Bunu kavrar kavramaz parmaklarım dalların ince uçlarına dönüşüyor, kollarımdan meyve veriyorum, bedenimden her şeyin anlamı dökülüyor.

Utku Yıldırım
KAFKAOKUR Dergisi, Aralık 2019
2010 · KAFKAOKUR