Dostum Sabahattin


Sene 2003, büyük buhranlarımdan sonra her şeyi bırakıp tiyatroya yöneldiğim sene tanıştık...

Nedense içimden geldi, ilk oyunuma ilkokul öğretmenimi davet ettim. Çok heyecanlıydım; aylarca prova yaptığımız oyun seyirci ile buluşacaktı... Oynadık bitti. Çıkışta, ilkokul öğretmenim elinde bir hediye paketiyle bekliyordu beni, suratında kocaman gururlu bir gülümseme... Bense yüzümde kalan tam temizleyemediğim makyajla ona gülümsedim. Uzun yıllardır görüşmemiştik. Elindeki hediyeyi uzattı, açtım içinden sen çıktın. Kuyucaklı Yusuf adıyla... Hemen ertesi gün bir oturuşta okudum. Okurken yaşadığım duygular tarifsiz, bir rüzgârın yolda yürürken hafiften saçlarına dokunması gibi şefkatliydi. Çok etkilendim. Artık tanışmıştık. Fakat hakkında bilgim yoktu. Araştırma ihtiyacı duydum. Araştırdıkça duygulandım. Hikâyen bittiğinde ise çok kızgın ve şaşkın bir biçimde kalakaldım.

Aradan 15 yıl geçti. Sabah yeni uyanmış, afyonumu patlatmaya çalışırken telefonum çaldı. Arayan Nisan'dı. Normalde açmam yeni uyandığımda telefonları. Nedense açtım. "Kürk Mantolu Madonna tiyatro sahnesine uyarlandı. Genç Raif için sizinle görüşmek isteriz. Uyarlayan Engin Alkan, oyuncular Tuba Ünsal, Menderes Samancılar, Sercan Badur. Müzik Sezen Aksu, kostüm Beymen." "Tamam," dedim. Çok heyecanlanmıştım. Sakin kalmaya çalışarak, "Müsaadenizle bir okuyayım, metni yollayın lütfen," dedim. Sanki buz gibi bir duş almış gibi oldum. Bir anda uyku mahmurluğum geçti ve hiç vakit kaybetmeden okumaya başladım. Okudukça içimdeki coşku büyüdü.

Bugünden bir veya iki hafta önce bir edebiyatçı dostum beni aramıştı. Yıllar sonra tekrar Kürk Mantolu Madonna'yı okumuş ve filmi yapıldığında Raif'in gençliğini bana çok yakıştırdığından söz etmişti. Bu yorum hoşuma gitmişti. Okumam bittiğinde hemen onu aradım. Bir mucize olmuş edasıyla ona durumu anlattım. Telefonda gülüştük 'hayat işte böyle' dedik ve kapattık. O sırada oynadığım bir filmin, devam filminin çekimleri başlamak üzereydi. Hafiften canım sıkıldı. Film şehir dışındaydı, provalarsa İstanbul'da... Sıkıntılı bir durumdu bu. Oyunda olmalıydım, filmle ise sözleşmem vardı ki, olmasa da söz verilmişti.

Hemen aynı gün Nisan'ı aradım ve projede olmak istediğimi bildirdim. Nasıl olacaksa olsun bu işin olmasını çok istiyordum.

İki gün sonra Engin, Nisan ve ben Bebek'te buluştuk. Detayları konuştuk, ben filmden bahsettim, yüzleri düştü. İki ay prova yapma zamanı vardı. Sonra araya menajerler girdi bir şekilde çözüldü. Ve çok geçmeden bütün ekip toplandık. Yaklaşık 10 günlük bir zamanda masa başı çalışmaları yapacaktık. İşte bu 10 günde seni epeyce tanıdım dostum. Yaşadığın dönemin ilerisindeki düşüncelerin, adaletli ve çocuk saflığıyla ışıldayan ruhun, muhteşem gözlemlerin ve yıllar sonra seni inceleyen ben. Her gün, seni tanıdıkça ruhumdan ziftler çıktı sanki. Senin inceliğin, zarafetin beni de inceltti.

Her provada sanki yanımızdaydın. Sanki seyirci koltuklarının en arka köşesinden, hiçbir şey söylemeden bizi izledin. Bunu hep hissettim. Hatta her oyunda hâlâ hissetmekteyim.

Bu süreçte yazdığın her şeyi okudum; bazılarını ilk kez, bazılarını tekrardan. Hiçbir şey yapmadan, sadece satırların arkasından. Elinde zımpara ile çıktın hafif hafif ruhumuzu zımparaladın. Daha da insan olmamızı sağladın.

Seni gün geçtikçe daha iyi tanıdım, hissettim. Sanki bir uzay boşluğunda herhangi bir gezegende muhabbet ettik. Kadehlerimizi tokuşturduk. Kızdığın anlarda bile koruduğun masumiyetinin şerefine içtik. İlk oyundan, son oynadığım oyuna kadar bunları yaşadık.

Bir Ankara gezisinde kızın Filiz Ali ile tanışma şansım oldu. Kendisi senin gölgende kalmadan, senin gibi güçlü kişiliğiyle kendi kaderini çizmiş çok güçlü bir kadın. Ben dayanamadım, seninle yaşadıklarımı anlattım. Şu an Ankara'nın bir yerinde karşılıklı otursak seninle nasıl muhabbet ederdik, bunu anlattım. Bir sessizlik oldu. Masada başkaları da vardı fakat herkes kendi hâlindeydi. Ben torunun ve kızınla sohbet ederken bizi kimse duymuyordu. Konu dağıldı masadaki diğer insanlar başka şeyler söyledi. Ben de "Filiz Hanım'ı ve İdil Hanım'ı üzdüm mü acaba?" diye düşünerek sustum. 10 dakika kadar geçti, Filiz Hanım bana döndü ve dedi ki "Evet, babam sizin söylediğiniz gibi bir adamdı." O an çok mutlu oldum. Bu öyle kelimelere dökülecek cinsten değildi. Mutluluktu ama içinde biraz hüzün biraz kızgınlık ve tanımlayamadığım bir çok duygu barındırıyordu...

O günden sonra daha da iyi anladım. Senin kemiklerini saklasalar bile ruhunu asla saklayamayacaklar dostum. Her oyun sanki ruhun ruhumla karışıyor ve seyircilerle buluşuyoruz. Oyun sonu en büyük alkış sana geliyor. Sahnenin en arka koltuklarından birinden hepimize gülümsüyorsun.

Sen benim hayatımda tam yaşanamamış bir anı, gözümde asılı kalmış bir türlü düşemeyen bir damla gözyaşısın dostum...

Alper Saldıran

KAFKAOKUR Dergisi, Sabahattin Ali Özel Sayısı, 2019
2010 · KAFKAOKUR