Dağınıklığın Üsluba Dönüşmesi



I.

Yanlış hatırlamıyorsam, ortaokulun son senesi olmalı. Ergenlik dönemine doğru yol alırken derste anlatılanlar veya hocaların kitaptan bize okuttukları metinler o kadar da dikkat çekici gelmiyor artık. En ufak bir kikirdeme, en küçük bir haylazlık işareti bile hemen asıl meseleden kopartmaya yetiyor uçuşan zihinlerimizi. Notlar filan zaten hak getire; on ders varsa, altı veya yedisi zayıf. Bir an önce ortaokulu bitirip gitmek gibi bir telaş var üzerimizde. Nereye gideceğimiz ise belli değil.

O dönemki Türkçe derslerinden birinde –dersin tam adı neydi hatırlamıyorum; şimdilerde bile adı belki ellinci kez değişmiştir bu derslerin– hocamız her zamanki bıkkınlıkla derse girip kitaptan bir parça okutmaya başladı bize. Hikâye daha başlığından itibaren çok dikkat çekiciydi. Ve şöyle başlıyordu:

"Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.

Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı... Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.

Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

— Hişt, dedi."

Daha girişinde bile insanın dikkatini çekebilecek, onu metne çağıracak bir sürü ayrıntı var. Öykünün her bir cümlesi, okuru metnin içine dâhil etmek için yazarı tarafından bilinçli olarak tasarlanmış bir yapı âdeta. Üstelik yazar, öyküye bile girmeden, öykünün hemen başlığından seslenerek kurduğu o benzersiz atmosfere çağırıyor okuyucuyu. Ama işin ustalığı galiba şurda: Yazar bunu belli ki bir kurgu dâhilinde, bir tasarım ve inşa düşüncesiyle yapmıyor; artık bütün bunlar onda, yani metnin yazarında, doğal bir meziyete dönüşmüş durumda. Bu saatten sonra o böyle yapmak, bu şekilde yazmak istemese bile; kusurlu, eksik, kimi zaman tekrarlar içeren ve belki bir kısmı çalakalem yazıldığı duygusu uyandıran öykülerinin aslında kendi hayatına benzediğini, kendisi nasıl yaşıyorsa öykü yazma alışkanlıklarının da o minvalde seyrettiğini okuru bilecektir.

Sait Faik’in gücü belki de bundan kaynaklanıyor. Neredeyse seksen yıldır okunan ve bilinen, artık Türk öykücülüğünün kerteriz noktalarından biri hâline gelmiş yazarın öykülerinin genelde baştan savma, sıkça tekrara düşen, çeşitli zaafiyetler barındırması, onun gitgide bir flaneur’e dönüşen hayat biçiminin de bir yansıması gibidir aslında.

Yukarıda girişini alıntıladığım “Hişt, Hişt!” öyküsü, onun ölümünden çok kısa süre önce yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabından... Aynı zamanda bu kitapta, daha sonraları antolojilere, derlemelere girecek çok sayıda karakteristik Sait Faik öyküsü de yer alıyor. Üstelik, sonraları epeyce alıntılanacak kimi cümleleri de fazlasıyla içeriyor.

İlk kitabı Semaver’den sağlığında yayımlanan son kitabı Alemdağ’da Var Bir Yılan’a kadar Sait Faik’in öykücülüğünün ana bir hat izlediği, yazarın belli başlı temalar üzerinde kalem oynattığı biliniyor. Onun öykücülüğünü iki veya üç döneme ayıran kimi eleştirmenler de var. Genelde, Sait Faik’in son döneminde çıkan kitaplarında, ilk başlardaki o savrukluk ve dağınıklığın pek olmadığı veya daha da azaldığı söylenir. Bir bakıma doğrudur bu. Fakat bana kalırsa, yazar özellikle hastalığını öğrendiği vakitten itibaren (1948-1949 yılları olmalı) daha fazla içine dönmüş ve metinlerinde daha umutsuz bir ton tutturmuştur. Onun daha önceki dönemlerde dağınık ve savruk olarak eleştirilmesine neden olan bu üslubu, aslında ele aldığı temaların son dönemlerinde gitgide azalmasıyla ve anlattığı öykü kişi ve kahramanlarının neredeyse teke düşmesiyle (yani sadece kendine dönüşmesiyle) belli bir odak yakalamıştır. Bu yüzden de temanın ve öykü kişisinin azalması onun üslubuna dönüşen o savrukluğu ve dağınıklığı maskelemiştir.

Başka bir ifadeyle; anlatıcı ile hikâye kişisi, dolayısıyla rüya ile gerçek çoğu zaman birbirine girmiştir öykülerde. Öyküyü artık bir olay değil, zihinsel bir sıçrama ya da bugünün tabiriyle bilinç akışına benzer ögeler yönetmeye başlamıştır. Kimi zaman duygular, kimi zaman da bir durumun veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki etrafında kurulması nedeniyle öykülerdeki dağınıklık belli bir noktaya odaklanan bazı temaları tekrar ettiği; anlatıcının ve hikâye kahramanlarının kendisi bizzat yazara dönüştüğü için, biz bu savrukluğu son dönem öykülerinde fark edemiyoruz gibi geliyor bana.

Bu arada, şunu da söylemek yerinde olur: Yazarın son birkaç eserinde yöneldiği ve özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabıyla zirveye ulaşan bu ontolojik temalar ile doğal gelişen bilinç akışı biçiminin dönemin edebiyat eğilimleriyle bir alakası yoktur. Sait Faik, ne dönemin edebiyat anlayışında ortaya çıkmaya başlayan varoluşçuluk felsefesinin temalarıyla ilgilidir ne de Batı edebiyatında aynı yıllarda sıklıkla başvurulan bilinç akışı yöntemini edebiyatına yansıtma hevesindedir. Onun derdi; gittikçe yaklaşan ölümü tüm ruhunda hissetmesi, daha önce iyimser olduğu birçok meselede melankolik bir kötümserliğe doğru sürüklenmesi ve bütün bunlardan sıyrılmak adına gerçeküstü bir öykü evreni inşa etmesidir.

O, esasında hayatını nasıl yaşadıysa öyle yazan, hayata bakışının değişim noktalarını doğrudan öykülerine yansıtan bir hat üzerinden yazı macerasını tamamladı diyebiliriz.

II.

Sait Faik; öykü, şiir, röportaj, çeviri ve gazete yazılarının yanı sıra iki de roman yazmıştır. Bunlardan ilki olan Medarı Maişet Motoru adlı romanı, bana kalırsa, onun üslubunun savrukluğunu, yazma eylemiyle kurduğu bağı yansıtması açısından önemlidir. Bu roman yazıldığı sırada, ilk önce 1940-1941 yıllarında Yeni Mecmua’da tefrika edilmiştir. Fakat daha tefrika edildiği dönemde roman “sakıncalı” görülmeye başlanmış ve bu nedenle de tamamlandıktan sonra dahi bir türlü basılamamıştır. Ancak aradan üç yıl geçtikten sonra, annesinin maddi desteği ile basılabilmiştir. Yayımlanmasının üzerinden çok vakit geçmeden de siyasi gerekçelerle toplatılmıştır. (Kitap daha sonra, “sakıncalı” kısımları sansürlenerek 1952’de farklı bir adla –Birtakım İnsanlar– yeniden yayımlanacaktı.)

Öte yandan, yazarın bu ilk romanına ilişkin tek sorun siyasi yönden sakıncalı bulunması da değildi: Okuyanlar romanı son derece kusurlu bulmuşlardı: Metin bir iskelete sahip olmamasının yanı sıra, basit birtakım hatalar da içermekteydi: Örneğin, romanın ilk baskısında, ilk iki bölüm boyunca adı Fahri olarak geçen roman kahramanı, üçüncü bölümden sonra birden Necmi oluyordu. Üstelik yazar, yer yer anlatının akışını bozuyor, araya girip kendi fikirlerine dair bir şeyler söylüyordu.

Ama bence, bu kitabın serüveninde en Sait Faik’e özgü kısım da burası aslında. Romanın savruk ve “baştan savma” olması bana biraz tatlı bir acemilik gibi geliyor. Henüz yeterince disipline edilememiş bir Doğulu bakışı… Öyle ki dikkatsizlikle, yazı disiplinine aykırılıkla açıklanabilecek bu hatalar, elbette Tanzimat Dönemi'nin yazarlarından özellikle Namık Kemal ve Ahmet Mithat’ta sıkça görülen ve ilgilisine epeyce tanıdık gelen o anlatıcının kuralsızlığı durumunu çağrıştırıyor: Hikâyeyi keserek birden araya girme, açıklamalar yapma, okuru bilgilendirme amaçlı malumat verme, karakterler hakkında ahkâm kesme, vb... Elbette, Namık Kemal ve Ahmet Mithat’ta da görülen bu “araya girme” meselesi dönemin tarihsel koşulları ve edebi zihin yapısına dair işaretler veriyor. Çünkü Tanzimat Dönemi'nin bu iki yazarının sorumluluğu, onları inşa ettikleri eserin harcına böylesi çakıl taşlarını döşemelerini neredeyse gerekli kılıyor. Oysa bugün, böyle bir şeye ihtiyaç olmadığını epeydir biliyoruz. Artık Batı edebiyatını çok daha iyi takip ediyor, hatta üzerine düşünmek, kafa yormakla alakalı mesai harcayabiliyoruz. Üstelik, bugün bir yabancı dil bilmemize gerek bile olmadan edebiyat ve roman kuramı üzerine yeterince bilgi sahibi olmamız çok mümkün… Yani Ahmet Mithat gibi hace-i evvel’lere ihtiyacımız kalmadı.

Fakat Sait Faik’teki bu araya girme meselesi bundan çok farklı. Onun meselesi aslında son derece basit ve kişisel. O, daha çok önemli bulduğu bir şeylerin altını çizme, inandığı kimi değerleri, başka bir düzleme ihtiyaç duymadan, aklına geldiği gibi ve aklına geldiği yerde, yani hemen o esnada yazmakta olduğu edebiyat metninin herhangi bir noktasında ele alma isteğini güdüyor.

İlk baştan beri disipline bir türlü girememiş bu yazı üslubunu ben seviyorum.

III.

Sait Faik’le ikinci ve daha derinlikli tanışmam on yedi-on sekiz yaşlarındayken oldu sanırım. Öykü yazmakla ilgileniyordum... Oturduğumuz eve yakın mesafede küçük bir belediye kütüphanesi vardı. Burada, bir ikisi haricinde Sait Faik’in bütün kitapları bulunuyordu. O sıralar Bilgi Yayınevi’nden çıkan kitaplarını üst üste ve neredeyse hiç ara vermeden on veya on beş gün gibi kısa bir sürede okuduğumu hatırlıyorum. Kütüphaneye her gittiğimde iki veya üç kitap alma hakkımız vardı yalnızca. Daha iki gün önce aldığım kitapları kısa sürede değiştirmeye ve yenilerini almaya gittiğimde kütüphane memurunun yüzünde tuhaf bir bakış beliriyordu… Belki de kendi kendine merak etmişti o da, ne var bu Sait Faik’te acaba diye...

Bu sayede, bu yazı vesilesiyle fark etmiş oldum: Sait Faik’in külliyatını okuyalı üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmiş. Bunca zaman sonra hepsini olmasa bile, birkaçını tekrar okuyunca insanın yeniden döndüğü, arada bir tekrar okuma ihtiyacı hissettiği “yazarlarımı” da anımsadım.

Sevdiğimiz yazarlara ara ara döneriz, dönmek isteriz. Zihnimizde bıraktığı bir etki vardır: Dönmek isteriz, çünkü bu, on sekiz yaşında aldığımız lezzeti tekrar yaşamak içindir. Kimi zaman, kimi yazarlarda hayal kırıklığı yaşadığımız da olur elbet. Ama yine de bu riski almaya değer. Bazı yazarlar da okunmak için belli yaşları beklemeyi gerektirir. Sait Faik’in ise bütün yaşları, bütün bir hayatı aşan bir lezzeti vardır.

Yavuz Türk
KAFKAOKUR Dergisi, Mart 2019, Çizim: Cansu Akın
2010 · KAFKAOKUR