Bir Minik Serçe

çizim: barış şehri

Sezen Aksu, kariyeri boyunca –başrolünde olduğu– iki filmde rol alır. Diğer filmlerde ya da televizyon dizilerinde konuk oyuncudur çoğu zaman… İkinci Bahar, Alacakaranlık, Avrupa Yakası gibi diziler ya da Osmanlı Cumhuriyeti filmi, onun için bir görünüp hemen kaybolduğu eserler arasındadır. "Ufak sahneler" için hatır rica gelip oynadığı bellidir.

Başrol olup, dolu dolu göründüğü iki filmden biri, 1989 yılında usta yönetmen Yavuz Özkan'ın yazıp yönettiği, Ferhan Şensoy'la birlikte ana karakterlere hayat verdikleri Büyük Yalnızlık filmdir. Diğeri ise geçmiş yıllara, henüz ilk meşhur olduğu döneme denk düşen Minik Serçe filmidir. Bahse konu olan film, bu yazının konusunu oluşturuyor.

Minik Serçe tanımlamasının, Fransız şarkıcı Edith Piaf'tan "ödünç alındığı" bilinir. Piaf'ın, ürkek ve tedirgin hâlinin bir sevimlilik olarak görülmesi, kendine has hoşluğu, ona "kaldırım serçesi" olarak hitap edilmesine sebep olsa da, fiziksel özelliğinden ötürü, minik lakabının da aradan geçen yıllarda yakıştırıldığı düşünülür. Bu lakap, aynı zarafet ve etkileyiciliğe sahip olan, müzikal yapısında bir benzerlik görülmese de, aynı görkemi "bağrında taşıyan" Sezen Aksu için de kariyerinin ilk yıllardan itibaren kullanılır. Öyle ki bir süre sonra bu tanımlama kurumsallaşır ve Sezen, tamamen bu isimle anılmaya başlar. Bu etkileşimde filmin ne derece gücü olduğu tartışılır elbette ama sinemanın bir sıfatı yeniden ürettiği, temsilin zamanla gerçeğe dönüştüğü evvel eski bilinir, görünür. Sezen de, kimin fikridir bilinmez, kariyerinde ilk kez bu isimde bir filmde oynar.

Film, düğünlerde, ucuz gece kulüplerinde kendi yazdığı besteleri söyleyen ve bir gün tanınan bir şarkıcı olacağını düşünen Hülya (Sezen Aksu) ile şöhretin göbeğinde yaşayan, bilinen ve çok meşhur bir şarkıcı olan Orhan (Bulut Aras) arasındaki aşkı konu alıyor. Orhan öyle meşhurdur ki, filmlerden açılışlara, ödül törenlerinden konserlere gider, kalburüstü bir şöhrete sahiptir. Bu bilinme ve tanınma hâli, onu alkol batağına, lümpen bir yaşantıya savurmuştur. Böylesi, dibe vurduğu bir dönemde –ekonomik olarak zirvededir– Hülya'yla tanışır, ona âşık olur. Evlenme teklifi eder. Hülya, geceleri uyuyamayan ve fellik fellik gezinen, sabah kahvaltıda bile içki içen bu adamdan kaçarak uzaklaşır. Orhan ise ısrarcıdır, peşini bırakmaz. Hülya bir süre sonra ikna olur ve bu yaşantıyı bırakması karşılığında onunla evleneceğini söyler. Orhan kabul eder.

Hakikaten de evlendikten sonra Orhan yaşantısını düzenler, söz verdiği gibi yaşamaya başlar. Üstelik Hülya'ya "el verir". Hülya bir süre sonra tanınan, bilinen bir sanatçı olur. Öyle ki şöhreti Orhan'ı aşar. Fakat bu sefer de o, Orhan'ın geçmiş dönemde yaşadığı batağa düşmüştür. Alkolizme bulaşır, gündüzü gecesi belli değildir. Üstelik kendisine el veren Orhan'ın şarkılarının tutmadığı, albümlerinin satmadığı, konserlerinin boş geçtiği bir dönemde, ondan gizli, patronlara para vererek arkasında durur. Bu durum Orhan'ın suni bir şöhretin temsili olarak nitelenmesine sebep olur. Orhan bunu duyunca üzülür ve öfke nöbetine kapılır. Bir trafik kazası geçirerek hayatını kaybeder. Minik Serçe bir başına kalır.

Atıf Yılmaz'ın, eşi Deniz Türkali'yle birlikte senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği filmin hikâyesi, kabaca böyledir. Bu hikâye, Edith Piaf'ın meşhur oluşunun ve sonraki çalkantılı döneminin hikâyesidir de aynı zamanda. Aksu, ona hayat vermiş gibidir sanki. Şöhretin, popüler kültürün, kapitalizmin insanı sürükleyeceği –maddi ve manevi– çöküşün bir prototipidir yaşananlar. Diyalektik materyalizmin zıtların birliği mefhumu vesilesiyle oluşturulan senaryo, bir şeyin ancak zıttıyla anlatılırsa anlam yaratabileceği fikri üzerine kuruludur. Bu sebeple, filmin ana çatışması olan –şan, şöhret ve para– sorunsalı, yoksulluk ve yoksunluk düşüncesi üzerinden değer bulur. Bu hususun manevi bir karşılığı da vardır ki, film, "altın vuruşu"nu bu nokta üzerinden yapar. Orhan'ın ölümü üzerine…

Ölümün gerisinde ise acı, hüzün ve bir yığın pişmanlık kalır. Artık meşhur olmanın, tanınıp bilinmenin kıymetiharbîyesi yoktur. Aşk yenilmiştir.

Menajerler, gazino patronları, plak firmaları sahipleri nesnel kötü ve kifayetsiz olarak temsil edilir. Onlar için sanatçı, sadece bir üründür. Hülya'yı da Orhan'ı da öyle görürler. Orhan, "çok satar"sa onu, Hülya "çok satar"sa onu öne çıkarırlar. Bütün mesele, kimin daha fazla artı değer ürettiğidir.

Filmin bir diğer tartışması ise şarkıcıların meşhur olduğu ve peş peşe filmlerde oynadığı o dönemde Sezen Aksu'nun bu üretimi tek bir film ile sınırlaması kanımca. Aradan on sene geçtikten sonra bir filmde daha yer alsa da, Sezen'in önceliğinin sinema olmadığını bu kadar yıl ara vermesinden anlarız. Ancak bana göre, Minik Serçe'nin Sezen'e dokunur bir yanı daha vardır. Bilindiği gibi Sezen, geçmişten bugüne sıkı arkadaşlığa, dostluklara inanmış ve küçük ilişkileri "yeterli" görmüştür. Bu film aracılığıyla, henüz genç yaşında, şöhretin, popüler kültürün ne menem bir şey olduğunu da anlamıştır, diye düşünüyorum. Zira film, kaderleri menajerin ya da birtakım "patronların" iki dudağı arasında olan sanatçıların yaşamlarını gerçekçi bir biçimde anlatıyor. Sezen, henüz 20'li yaşlarının başındayken bu filmde, bu şekilde kaybolan birinin hikâyesine hayat verirken, sonraki yıllarda üreteceği eserlerin başında olup, tek karar verici pozisyonuna bürünmesi gerektiğini de öğrendi, diye düşünüyorum. Ki bu sayede, uzun yıllar dilediği şekilde üretim yapmaya devam edebildi. Eğer o Piaf'tan önce dünyaya gelseydi, muhtemelen Piaf da bir film çekip, onu canlandırırdı.

Soner Sert
KAFKAOKUR Dergisi, Ocak 2020
2010 · KAFKAOKUR