Ben Bir 'Kalp'im

çizim: yeliz akın

Ege'nin sıcak yaz aylarından bir gün. Sokak cıvıl cıvıl. Kapı önlerine serilen kilimlerin üzerinde sohbete sohbet demeyen kadınlar, hani gülerken ağzını kapatanlar, kucaklarında bebekleri, arada bir kalkanı, içeri girip çıkanı, pişen yemeğin altını kısıp geleni. Sohbete eşlik eden fasulye ayıklamalar, biber çizmeler. Balkonlara konmuş yoğurt kasesinde fesleğenler. Çatapatı ulu orta patlatıp anneannesinin yüreğine indirenler. Tozu dumana katan, bisikleti çokça büyük, kendi küçük veletler, onlara atılan fırçalar, fırça yetmezse arkalarından fırlatılan, isabeti yüksek çakıl taşları. Bir tarafta yakan top curcunası, diğer yanda beş taşa yakışır taş seçme hengâmesi ve bir de yalnız kuşlar; ağaçtan ağaca bağladığı lastiğinde kendi kendine ip atlayanlar. Tüm bunlara eşlik eden, her ılık esintide yüzüne çarpan, çatılara serilmiş tepsi tepsi salçanın ekşi mi ekşi, açlığı akla getiren kokusu. Kızgınlıkların, kıskançlıkların, akran husumetlerinin en medeni, en adil, en samimi yaşandığı zamanlar. Hani o yakalamaca oynarken bir türlü yakalayamayınca cebinde sakladığı yumurtayı kafana geçiren kız çocuğu var ya seni hiç sevmiyorum dese gözlerimin içine baka baka, çok daha fazla canımı yakardı. Bisikletimin rengârenk tekerlek süslerini çaktırmadan alıp kaçan çocuk, benimkiler alamıyor bu süslerden senin bisikletin hep daha güzel dese daha çok üzülürdüm. Topunu unutmuş numarası yapıp ertesi gün topumu gördün mü bahanesiyle yeniden gelmeye sebep arayan küçük âşık adam benim yüzüme bakıp bir şeyler söylese belki utanır bir daha hiç oynayamazdım onunla ve ben elbiseleri benimkilerden daha güzel diye istopa her dâhil olduğunda bisikletime binip oyundan kaçmama sebep olan kız çocuğuna hissimi bundan daha iyi anlatamazdım sanırım. Şimdi cümleler duygularımızı ele geçirdi. Her hissettiğimizi söyleme öğretisi bizi fıtratından asil olan bu davranışla ifade biçimden yoksun bıraktı. Bir romantizm özgürlüğümüz vardı küçükken sadece gözlerin anlaştığı, şimdi elimizden alındı. Özgüvenin, aklına her geleni söyleme küstahlığıyla karıştırıldığı dönemdeyiz. İncelikten uzak fikir savaşçısı oldu çıktı insanlar. "Annem babam hiç sohbet etmezdi"lerle dolu şimdi geçmiş söyleşileri. Düşünülenin aksine belki öyle daha iyi anlaşırlardı.

Şimdi bakıyorum neler kaldı bu söylenmeyen ama her şeyin açık şekilde ifade edildiği o altın dönemden bana. İnsanların duygularını görebilmek kaldı her şeyden önce. Ne anlamak ne hissetmek ne duymak. Duyguları görebilmek kaldı çocukluğumdan geriye.

Bir sesleniş belki ihtiyaçtan şimdi; konuşmadan anlatsa ne daha az sosyal ne de özgüvensiz olur çocuğun. Sevelim derken varlıklarını yok etmek oluyor bizimkisi. Süregelen ve bazen her şeye rağmen müdahalesiz akması gereken bir akışta hayat. İhtimalleri değerlendirmediği, planlar içinde boğuşmadığı, seçenekleri elemediği, olası sonları tahmin etmediği, yalnızca gelişine vurduğu bir hayat hayal etmeli insan. Her mahsül aynı mı çıkar tarladan? Her atılan oltanın ucuna doluşur mu balıklar? En iyi bildiğin yol bile hiç bilmediğin bir yere götürürken seni, planların işe yarar mı? Bir küçük çentik atıyorum hayata her yorulduğumda. Durup düşünüyorum. Var olduğunu sandığımız tüm kurallar bize anlatılanlar, dayatılanlar, öğretilenler, gösterilenler. Ben, kimsenin ve hiçbir duygunun varlığını görmezden gelmeyen kurallarımı kendim koymak isterim. Güvencemin hissettiklerim, olmazsa olmazımın duygularım olduğu.

Kim gülmez ki çocukluğu aklına geldiğinde. Ne yaşamış olursan ol seni güldürecek, kendine getirecek, kıymetini hatırlatacak bir anın illaki var. Bu yüzden çocukluğunu özgür bırak. Ne varsa içimizde sağlam olan o zamanlardan kalma. Acısı bile daha gerçek. Rüzgâr terse eser, yaz günü kış olur, kış sıcaktan bunaltır ya bazen. Cümlelerin kalbe değecekken akla değer, yaptıkların ters teper, sessizliğin soğukluk, konuşman tonla yük olur işte o zaman sarıl sen de çocukluğuna. Hiçbir şey olmasa yapamadıkların güldürür seni.

Çocuklarım, izlemeye doyamadıklarım, kendime dönüştürmeden büyümelerini izlediklerim, içlerindeki her gücü farketmelerini hayal ettiklerim, hayatın her anını ayrı ayrı gözlemleyip birbirimize anlattığımız yıllarımız olsun. Tek bir kalp olarak meydana geldiğimiz anne karnında, ne oluyorda küçücük kalıyor o kalp büyüdüğümüzde.

Sadece kalpten ibaret olan ilk hâlini unutma. Dünyaya geldiğin anne karnında kalbininin, varlığının ilk göstergesi olduğunu unutma. İlk ve tek başına bir kalpten ibaret olduğunu unutma. Sahip çık yaradılışına. Belki de evrenin bir mesajı bu insanoğluna. Kalbinle düşün, kalbinle adım at, kalbinle karar ver.

Kalabalıklar içinde kaybolup giden varlığın, onların takdirleri, onların beğenileri, onların doğrularıyla yoğrulan hayatın seni yok ediyor. Özgürlüğünün sınırları senin ellerinde ve senin belirlediğin kurallar kadar sınırsız hayatın. Aynadaki yansımamdan korkmadığımda, çocukluğum gerçeğim, eksikliklerim kabulüm, hayallerim umudum, kalbim de dilim olduğunda varım ve çocukluğum kadar gerçeğim. Bak şimdi o ılık esintiyle yüzüme çarpan salçanın kokusu, tozu dumana katan bisikletlerin sesi, yakan topta sırtıma çarpan topun yanık gibi acısı, balkondaki fesleğen, kapı önündeki gülüşmeler varlar ve hâlâ yanı başımda kalkanım olarak durmaktalar.

Deniz Barut
KAFKAOKUR Dergisi, Ekim 2019
2010 · KAFKAOKUR