Babasından Kafka'ya Mektup


“Sevgili oğlum Franz, Bana hiç göndermediğin bir mektup yazdın. Bense sana bu satırları uzaktan, çok uzaktan ama sana ulaşacağını bilerek yazıyorum. Neden şaşırdın öyle? Evet, benim; öz baban Hermann Kafka. Tabii beni tüm dünyaya öyle korkunç ve zalim biri olarak tanıttın ki, şimdi sen bile kendi yalanlarına inanıp, sana ‘sevgili oğlum’ diye hitap etmeme şaşırıyorsun! Fakat hakkımda yazdıklarının doğru olmadığını sen de biliyorsun. Sen, bana hiç yollamadığın o mektupla benim sayemde ünlendin aslında! Zalimmişim öyle mi? Haydi canım sen de! O mektup bana değildi, sen onu tüm dünyaya yazmışsın aslında. Tıpkı, yazdıklarının hepsini yaksın diye arkadaşın Max Brod’a vasiyet etmen gibi bana yazdığın da öyle ‘sözde’ bir mektuptu... Hah güleyim bari!”

Üniversite yıllarımda çevremdeki bütün ergenler gibi ben de hayatı ve kendimi anlayabilmek için elime geçen her kitabı, dergiyi, kulağıma adı takılan her yazarı sular seller gibi okuyordum. Bizim kuşakta kızlar, Dostoyevski, Yaşar Kemal, Sevgi Soysal, Kafka, Tezer Özlü okumamış, Nâzım, Seferis, Attila İlhan, Neruda, Gülten Akın şiiri ezberlememiş oğlanlarla çıkmazdı! Her ne kadar bazıları o yazarların eserlerinin adlarını ve kitaplarından birkaç satırı ezberleyip okumuş gibi yapsa da kızların gözüne girebilmenin en önemli ölçütlerinden biri edebiyattı. İşte o yazar listesinin içinde, hem de ilk üçte mutlaka Kafka olurdu. Zaten Kafkaesk kavramını duymamış biri aramızda uzaylı (!) muamelesi görürdü. Şimdi geriye bakınca, o yeni yetme kibrimiz ve delikanlı heyecanımız beni gülümsetiyor ama o sırada son derece ciddiydik tabii. Bu yüzden çoğumuz Kafka’nın Dönüşüm (Metamorfoz) öyküsünü, dolayısıyla otoriter babasının baskılarıyla zindana çevirdiği çocukluğunu, kendi beklentileri yüzünden oğlunun hayallerini yaşamasına fırsat vermeyişini, sevgisizliğini ve bencilliğini biliyorduk.

“Sevgili oğlum Franz, sana karşı asla açık ve içten davranmadığı suçlamasıyla öz babanı tüm dünyaya şikâyet ederken, acaba sen kendinin öz babana karşı nasıl bir evlât olduğunu hiç düşündün mü? (...) O meşhur açık mektubunda benden hep korktuğunu yazmışsın, özellikle de o mektubu okumamdan korktuğunu... İyi de sana miras olarak bıraktığım ‘Kafka soyuna özgü sağlam irade’ye oldu? Neden iradeni kullanmak yerine bir korkak gibi yaşadın?”

Kafka’nın hiç sevmediği bir büro işinde memur olarak yıllarca mutsuz çalıştığını, yazdıklarını yine babasının tepkisinden çekinerek yaşarken yayınlatmadığını, ölümünden sonra yayınlanan kitapları ve mektuplarından okuyan tüm Kafkaseverler gibi ben de Baba Kafka’ya karşı oldukça kızgın ve kırgındım. Böyle büyük bir yeteneğe sahip evladını otoriter tavrıyla bir böcek gibi sindirmiş, âdeta ezmiş, zavallı Franz Kafka bu nedenle kısa hayatında gün yüzü görmemişti. Ne var ki, günlerden bir gün çok sevdiğim ve sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alacak olan Güney Afrikalı önemli kadın yazar Nadine Gordimer’in öykülerini okurken büyük bir sürpriz olarak karşıma çıkan “Babasından Mektup” (Letter from his Father) adlı muhteşem kurgu eser, beni şaşkınlık ve kahkahalara boğdu. Bu öyküyü defalarca okuduktan sonra Kafka hakkında tüm bildiklerimi yeniden gözden geçirmek ihtiyacı duydum. İyi yazarlar böyledir; onlar yazdıklarıyla o güne kadar bildiğinize emin olduğunuz bazı şeyleri altüst eder, sallar, silkeler ve sizi yeniden düşünmeye, okumaya, yeni yollara çıkmaya iter, hiç olmazsa teşvik ederler. Nadine Gordimer onlardan biridir.

“Zavallı oğlum, maalesef senin ruhun karanlıktı, yazdığın kitaplar, günceler, bazılarını yabancılara ve kadınlara postaladığın mektuplarında güya benim ağzımdanmış gibi, kendi edebî söyleminle yüzlerce kez, hayata bir türlü uyum sağlayamadığını, uyumsuz olduğunu kendin söylüyorsun zaten. Hayatındaki her sorun için beni suçlamak; işte yaptığın buydu!”

Aradan yıllar geçip, kendim de bir yazar olarak hayatımı kazanmaya başladıktan sonra artık Sovyetler Birliği’nden kurtulup, bağımsız bir ülke olan Çekya’nın başkenti Prag’a sadece Kafka’nın ayak izlerini takip etmek için gittim. Prag’da, Şato'dan Dava'ya Milena’ya Mektuplar'dan Babaya Mektuplar'a ama en çok Dönüşüm gibi bir edebiyat şaheserini yazmış o dehanın dolaştığı sokakları, yaşadığı ve çalıştığı binaları günlerce dolaşıp gördükten sonra Nadine Gordimer’in çok detaylı bir çalışmayla yazdığı öyküyü daha iyi anlamaya başladım. Kafka hakkında ben de Gordimer gibi düşünmeye, biz yazarların zaaflarımız ve kişilik sorunlarımız konusundaki hassasiyetimizi Kafka’nın bakış açısından görmeyi denedim.

Franz Kafka’nın kendine özgü hassasiyeti ve kırılganlığıyla babasını diğer kardeşlerinden daha farklı algılayıp, onun otoriterliğini biraz da kurgulamış olabileceğini uslamlamaya başladım.

“Oğlum, senin sık sık hastalanman ve sonunda verem (tüberküloz) olman benim suçum değildi. Akciğerlerinin iflas etmesi konusunda da beni suçlayamazsın. Ben göğsün genişlesin diye sana daha çocukken yüzme öğrettim. Yalan mı? Ayrıca yetişkin bir adam olduğunda kendi evine çıkmak, kendi hayatını kurmak için hiçbir çaba göstermeyen de sendin. Anne ve babanın sana bakmasını sen tercih ettin! (...) Fakat hiç mi güzel zamanlarımız olmadı oğlum? Hı Franz? Yüzme derslerinden sonra sosis yiyip, bira içtiğimiz o zamanlar mesela? Hiç değilse şimdi (ikimiz de ölmüş olduğumuza göre) sosis ve birayı hatırlarsın değil mi?”

Franz Kafka, Hitler’in Prag’ı işgaliyle sadece Yahudi oldukları için ailesinin toplama kampında vahşice öldürülmesinden önce veremden öldü. Böylece babasının ve tüm ailesinin feci sonunu görmedi. Eserlerini yakması için bıraktığı yakın arkadaşı, kendisi de bir yazar olan Max Bord, İsrail’e yerleşerek kurtuldu, 1968’e dek yaşadı ve eğer elindeki eserleri yayınlatmak yerine yakın dostu Franz Kafka’ya söz verdiği gibi yaksaydı, dünya edebiyatı ne Kafka’yı ne de Kafkaesk’i tanıyacaktı. Tabii bu derginin adı da Kafkaokur olmayacaktı.

“Huzur içinde uyu oğlum Franz Kafka. Keşke benim sana huzur vermeme sen izin verebilseydin. Baban Hermann Kafka.”

*Letter from his father. *Nadine Gordimer. (Nadine Gordimer’in öyküsünden buraya aldığım bölümleri ben çevirdim, -artık yaşamayan büyük yazar Gordimer’in hoşgörüsüne(!) sığınarak- çeviriye birkaç küçük ekleme yaptım. Öyküyü *London Review of Books’dan okuyabilirsiniz.

Buket Uzuner

KAFKAOKUR Dergisi, Temmuz 2019, Çizim: Ercan Ayçiçek
2010 · KAFKAOKUR