Asker

çizim: duygu topçu

Gözünü tek bir noktaya sabitlemiş öylece oturuyordu. Çatalını tabağındaki havuçların üzerinde gezdiriyor, porselen zemin üzerinde kâh tek sıralı kâh ikili üçlü gruplar oluşturuyordu parçacıklardan.

“Yemeğine dokunmamışsın,” dedi annesi endişeyle.

“Tokum,” diye karşılık verdi başını kaldırmadan. Yüzünü saklıyor gibiydi. Geldiğinden beri göz teması kurmamıştı hiç kimseyle. Tam karşısında oturan babasıyla aralarındaki tek fark, adamın kırlaşmış sakallarıydı artık. Yıllar, baba ile oğlunun görüntüsünü bir elmanın iki yarısı kadar yakınlaştırmıştı birbirine.

“Bari bir iki lokma…” diye ikileyecek oldu kadın. Sağ kaşını hafifçe yukarı kaldırarak sadece bakışıyla müdahale etti adam, kızarmış balığından büyükçe bir lokmayı çiğnemeye çalışıyordu bir taraftan. Tabağın yanındaki şişeye uzanıp bardağını yarısına kadar doldurdu. Sonra sürahideki suyla tamamladı üzerini. Alttaki sıvı usulca beyaza dönerken rahatlatıcı bir anason kokusu yayıldı etrafa.

Üstelemedi kadın, boş servis tabağını alarak ayağa kalktı. Mutfağa giderken aklı oğlunun kaşık kadar kalmış suratındaydı. Çocukken de böyleydi, diye düşündü. Sebepsiz yere hayata küser, günlerce tek kelime konuşmaz, tek lokma yemezdi. Odasına kapanır, çıkmazdı.

Elinde dolu tabakla odaya geldiğinde yüzündeki gerginlik daha da artmış, yeşil gözleri endişeden gölgelenmişti annenin. Elindekini masaya bıraktı. Tabağın kenarına bulaşan salça, bembeyaz masa örtüsünün üzerinde yayılarak geniş bir leke oluşturdu. Masa örtüsündeki salça lekesine takıldı delikanlının gözü. Aylar önce, yine böyle bir akşam yemeği ertesi bu evden uğurlandığı gece geldi aklına. Omzunda bayrak, serçe parmağında kına vardı. Babasının, tam otobüsün kapısının önüne devirdiği koçun boynundan akan kanı anımsadı. Masadaki lekeden gözlerini alamadı. Ritmik atımlarla ılık ılık asfalta yayılan kan, bir anda zihnine hücum etti. Kulakları uğuldayıp başı dönmeye başladı. Sanki evinde, salonda, o masada değildi. Dünyanın en uzun yolculuğuna çıkmış da varacağı yere ulaşamadan kaybolmuş gibiydi. Kaybolmuş, varlığı bile unutulmuş, yapayalnız…

“Ah deden görecekti,” diye devam etti adam, elindeki bardağı duvarda asılı duran asker fotoğraflı çerçeveye doğru uzatarak. “Bak baba, elin oğlu köşe bucak kaçarken senin torunun dalyan gibi bir asker oldu. Allah’ıma bin şükür be!”

“Uzat bardağını. İç sen de.”

“…”

“Uzat, uzat. Kaç aydır bot bağlıyorsun, hakkın. Yapamaz diyenler, bundan asker olmaz diyenler görsün.”

“Aslında,” dedi oğlu diliyle dişi arasında. Sesini kendisinden başkası duymamıştı yine.

“Aslında ne, annesinin kuzusu? Yemeği beğenmediysen yumurta kırıvereyim ha? Haber etseydin geleceğini…”

“Ben…”

“Nedir ağzındaki bakla oğlum?” diye sordu annesi yalvaran bir tavırla. Karşısındaki ürkek bakışlar oğlunun ilkokula başladığı güne götürdü onu. Duvarın dibine pusup saatlerce kıpırdamadan durmuştu da hiç kimse kıramamıştı inadını. Çıkış zili çalıncaya kadar öylece beklemişti. Konuşmadan, hareket etmeden, acıkmadan... Ne zor büyümüştü bu çocuk.

“Hadi anlatacaksan anlat,” diye bağırdı baba. Az önceki neşeli hâlinden eser yoktu. Sesindeki buyurgan ton bıçak gibi saplandı masanın ortasına. Herkes sustu. Masadakilerle beraber tüm şehir sustu. Sokaktan ne bir insan ne bir korna sesi duyulur oldu. Sessizlik her yeri örtmüştü.

“Birliğe geri dönmeyeceğim,” diyebildi gözlerini masadaki lekeden ayırmadan. Bir yandan kazağının kollarını, parmak uçlarına doğru çekiştiriyordu.

Yüksek perdeden bir kahkaha attı baba.

“Teskerene üç ay kala, başladığın bütün işler gibi…” sözlerini bitirmesini beklemeden kıpırdandı oğlu.

Elini, pantolonunun arka cebindeki şişkinliğin üzerine attı. Çekip çıkardığı cüzdanın içinde, dörde katlanmış bir kâğıt duruyordu. İç taraftaki kırmızı mühür, kâğıdın dışından belli olacak kadar cüretkârdı. Kâğıdı masanın ortasına doğru uzatırken kazağının kolu yukarı doğru sıyrıldı. Çıplak kol, sayısız kesik iziyle doluydu. Beyaz ve kırmızı izler paralel çizgiler şeklinde yukarı kadar uzanıyordu.

Tam o sırada üzerinde ismi, memleketi ve doğum tarihi yazılı bir isimlik düştü masanın üzerine. Yarı aralık kalmış pencerenin önündeki perde hafif hafif dalgalandı. Avizenin kristal taşından kırılıp düşen ışık, metal künyenin üzerinden, duvarda asılı duran selam vermiş asker fotoğraflı çerçevenin üzerine bir şimşek gibi yansıdı.

“Çürük,” diye bağırdı baba elindeki bardağı masaya çarparak.

Ayla Burçin Kahraman
KAFKAOKUR Dergisi, Mayıs 2019
2010 · KAFKAOKUR