Rönesans İnsanı ve Hamlet Üzerine

çizim: eren caner polat
Hamlet, Rönesans insanı ve bakış açısını en iyi şekilde yansıtan oyunlardan birisi. Özellikle, Prens Hamlet’in kararsızlıkları, uzun soliloglarla tezahür eden iç dünyasıyla ve toplumla olan çatışması bunun belki de en açık örneği. Bu dünya görüşünün, özellikle 17. yüzyılda Kartezyen felsefeyle olan bağı o kadar bütünleyici ki Shakespeare’in de bu bakışa katkısını azımsamak güç. Rönesans dönemi için antikiteye dönüş tabiri sıklıkla kullanılır fakat bu sanatta ve edebiyatta yapısal olarak o dönemi taklit etmekten çok, fikir ve düşünce anlamında bir geriye dönüştür. Elbette bu durumu şöyle anlayabiliriz: Mitoslar, bir toplumun evreni anlayışına ışık tutuyorsa, Hamlet de bir bağlamda, Rönesans insanının tipik özelliklerini üzerinde taşır. Örneğin, sarayda elinde kitapla geziyor olması gibi, us’u (ration) ön plana çıkaran bir karakter. Hamlet’e karakter dememiz doğru olacaktır çünkü bilindiği üzere Shakespeare’i Shakespeare yapan Aristoteles’in üç birlik kuralını (bk. Poetika, Aristoteles) yıkması ve Antik Yunan tragedyasında gördüğümüz kahramanların dışında karakterler yaratmasıydı. Yapısal olarak da bu fark açıkça görülür. Örneğin, Hamlet’te asıl hikâyenin paralelinde başka bir hikâye de gelişir ve başlangıçta yıkılan düzen oyunun sonunda hikâyelerin birbirini tamamlamasıyla farklı bir düzen oluşturacaktır.

Öteki taraftan, tragedyalarda gördüğümüz kahramanlar soylu kişilerdir, süslü konuşurlar lakin Hamlet’in aksine psikolojik boyutları eksiktir ve iki boyutlulardır. Aslında bir bağlamda, her koşulda erdemli olup en doğrusunu yapmakla mükelleftirler ve Shakespeare’in oyunlarının aksine kadercilik (fatalité) daha baskın bir rol oynar. Özünde bir bakıma ibret hikâyelerini andırır ve alt metinlerinde “kendini bil”, “ölçünü bil” gibi anlatımlarla doludur. Shakespeare’in oyunlarında ise yazgıcılıktan çok ilahi adalet temasının baskın oluşu görünüyor.

Peki Rönesans anlayışına döndüğümüzde, aslında olan çok açık bir şekilde, kilisenin beşeri hayatın önünde oluşturduğu engelden, özellikle düşünsel anlamda, kurtulmak ve bunu yaparken de köklerini Antik Yunan’a dayayarak sağlam bir zemin oluşturmaktan ibaret. Bu dönemde özellikle us kavramının ön plana çıkışıyla, hemen hemen tüm değerler ve doğruların sorgulanmaya başlandığı görülür. Öyle ki, hatta absürt olmasına karşın, Hamlet’in babasının hayaletinin görüldüğü söylenmesinin üzerine, Hamlet buna ihtimal vererek görmeye gider ve gördüğünde de buna inanır. Babası ondan intikamını almasını ister. Fakat Hamlet, tipik bir Rönesans insanı olarak bu fikre ne kadar sıcak baksa da, uygun zamanın hangisi olduğuna karar vermek için uzun uzun düşünür. Bu düşünceler seyirciye uzun soliloglar şeklinde yansır. Hamlet’in eylemsizliği o kadar uzun sürer ki, bu artık bir varoluş problemine dönüşür. Aslında babasını kaybettikten sonra Wittenberg’e okumak için dönme niyetindedir fakat bu düşüncesi reddedilir, sonrasında da kral olacak olmanın sorumluluğu ona ağır gelir ve düşüncelerini eyleme geçirmekte hep geç kalacaktır.

“Olmak ya da olmamak
İşte bütün mesele bu!”


Babasından, amcasının onu öldürdüğü ve karısıyla evlendiği gerçeğini öğrendiğinden itibaren, Hamlet sarayda deli rolü yaparak bir süre gerçeğe ulaşmayı dener. Öyle ki bu deli rolü sonunda sevdiği kadın Ophelia’yı gerçekten delirtip intihara sürükleyecektir. Aslında bu noktada, Hamlet’in özünde yaşadığı intihar eğilimi de sadece düşünce boyutunda kalır ve bunu eyleme döken Ophelia olur.

“Ah şu kaskatı beden eriyip çözülseydi,
Bir çiğ damlasına dönseydi keşke!
Ya da, o Ebedi Varlık,
Kendini öldürmeyi yasaklamamış olsaydı insana.
Ah Tanrım!
Öyle sıkıcı, yavan, boş ve yararsız
Geliyor ki her şey bana şu dünyada.
Yazık, ah, çok yazık!”


Kısa süre sonra, Hamlet, hayaletin de doğru söyleyip söylemeyeceğinden emin olamayacağı fikrine kapılır ve kesin bir bilgiye ulaşmadan eyleme geçemeyeceğini kendine telkin eder. Sonrasında amcası Cladius’un gerçekten bu cinayeti işleyip işlemediğini öğrenmek için tiyatro oyuncularıyla, babasının anlattığı hikâyeye benzer bir oyun hazırlar ve bunu sarayda oynatır (Fare Kapanı, Gonzago’nun Oyunu). Bunun üzerine amcasının suçluluk duygusuyla telaşa kapıldığını görür ve hayaletin anlattığı hikâyenin gerçekliği konusunda şüphesi kalmaz. Ama yine de harekete geçme konusunda sıkıntılar yaşayacaktır.

Bu noktada, Shakespeare’in, tipik bir Rönesans bakış açısı olarak çoklu bakışı ön plana çıkardığı da görülüyor. Oyunun içinde başka bir oyun oynanması, oyun kişilerinin seyirci konumuna geçmesi gibi bir perspektif oyunu yapılır. Hamlet’in deli rolü yapması da buna örnek verilebilir. Benzer olarak, Rönesans dönemi tablolarında, resimlerin içinde başka resimlerin olması veya sanatçının resmin içinde ayna kullanması ve kendi yansımasını çizmesi gibi, Rönesans döneminde sıklıkla başvurulan bir yöntem kullanılır. Aslında burada, sanatçı, perspektifi genişleterek nesneye veya olaya bakışın da genişleyeceği ve çeşitleneceğine dair bir sinyal verir ve seyirciyle bir özdeşleşme kurar. En nihayetinde felsefi bağlamda, Rönesans bir şüphecilik çağıdır. Kısa bir zaman zarfında Descartes bu şüpheciliği ileriye götürerek Ortaçağ felsefesinin aksine, Tanrı’nın varlığından insanın varlığı bilgisine ulaşmak yerine, önce bireyin ('Ben'in) varlığını kanıtlayıp Tanrı’ya ulaşmayı seçecektir. Nitekim, Rönesans hümanizması da bu bağlamda birey merkezcidir.

Öteki taraftan, Shakespeare’in Ortaçağ alegorik eserlerinden etkilendiği de görülüyor. Değişimin durdurulamazlığı, insanın kusurlu oluşu ve mükemmeliyetçiliğin nafileliği gibi temalar ön plana çıkar. Bir bağlamda da Ortaçağ’ın tam zıttıdır; zira Ortaçağ’da sanat ile zanaat arasındaki farkın belirsizliği, oyunların “Tanrı ilhamıyla” yazılması ve bu anlamda eserlerin anonim olması gibi bir durum söz konusudur.

Shakespeare ise, oyunlarında kendi ismini kullanır ve sanat ile "ölümsüzlüğe kavuşma" duygu durumu ortaya çıkar. Hümanizm, denge, uyum bağlamında antikiteden beslense bile Shakespeare, çoğu oyununda orta sınıfın ihtiraslarını işler ve bir halk tiyatrosu yaratır.

Tekrar Hamlet’e dönecek olursak edebiyat tarihinde ilk varoluşsal kriz geçiren karakterlerden biri demek pek abartılı olmaz. Uzayıp giden soliloglarıyla iç çatışması çok açık bir şekilde gözler önüne serilir. Sorumluluğu istemez çünkü sorumluluğun ne demek olduğunun çok farkındadır. Aslında bu noktada, kral olmayı istemediği için Cladius’u öldürmeyi sürekli erteler. Çok kitap okumasına rağmen insanlarla kurduğu zayıf ilişkiler ve annesinin aşk ilişkisini bir türlü anlayamaması da aslında bu çatışmayı katmanlandırır. Nitekim, oyun sonunda ölürken ülkeyi düşmana emanet eder.

Shakespeare’in bu çoklu bakışı, insanın özünde yatan ihtirasların çok katmanlılığını gözler önüne serişi, aslında aynı zamanda büyük bir toplum bilimci olduğu hissiyatı da yaratır ki; Shakespeare’i de evrensel ve zamansız kılan en önemli özellik bu olmalıdır.

Oğuz Kaan Boğa
KAFKAOKUR Dergisi, Eylül 2018
2010 · KAFKAOKUR