Hikâyesini Arayan Adam

çizim: ercan ayçiçek

Ay ışığı, sonbahar kızıllığına boyanmış sokakların arasında parmak uçlarına basarak yürüyordu. Rüzgâr, evinden ayrılan her bir yaprağı ayrı ayrı dansa kaldırıyor; nihayetinde ardına bakmadan bulduğu ilk ağaç dalına tırmanıp birdenbire gözden kayboluyordu. Az evvel yağmur yağmıştı. Kaldırımlara dökülen yıldızlar, yağmur damlalarının içerisinde cılız bir sesle yıkanarak aydınlatıyordu sokakları. Kapalı caddelerin soluğu, örtük kepenklerin ensesinde ıslanıyor; gece, bir ışığın koynunda yoğrularak yoruluyordu. Az ötedeki otobüs durağının mırıltılarına ayak uydurmaya çalışarak gökyüzünde ahenkle süzülen bulutlar, güneye, Ay’ın ufukla buluştuğu yere eğiliyordu. Muhtemelen binaların karanlık cephelerinde saat ikiyi geçiyordu; fakat alt sokakların aydınlık bahçelerinde henüz on bir olmamıştı. Saatin ikiyi geçtiği yerlerde odaların gözleri uzaklara dalıp dalıp gidiyor; her birinin gözündeki ışığa yavaş yavaş perde iniyordu.

Deniz kıyısını avuçlarına almış bir genç adam, ağaç dallarından sarkan ışıkların altında oturmuş, dalgalar diziyordu suya. Bir martı sesi tuttu kendine, bir motor sesi tuttu. Kalktı, karanlığı kovalayan bir deniz feneri büyüttü gecenin ortasında. Aldı onu, sessizce yatırdı yere. Sallandı ışık ve uyudu gece. Artık bir bozkır karanlığının kızıllığı çökmüştü denizin duvar diplerine. Oturdu, planlı tesadüflerin yoksulluğunu düşündü. Ürperirken parke taşları, dayadı içine yavaşça sırtını. On senelik bekledi, belki yirmi senelik bekledi. Beş dakika daha otursa nihayet bulabilirdi ömrü. Kalktı, yürürken suya bir tütün sardı, çimenin yeşiline bir mavi sürdü. Antikacıdan aldığı antik acılar geldi sonra aklına. Cebinde unuttuğu rüyasını çıkardı; baktı ve gördü. Görmek için bakmazdı genelde; ama bu kez bakmak için gördü. İçine dayadığı sırtı yosun tutmuştu. Yoksa yosun mu bir sırtı tutmuştu?

Sabah olmasına bin asırdan fazla vardı. Bir taşı kestirip gözüne, dokunmadan sektirdi suda. Sonra omuzlarını kaldırıp vurdu yere. Bir ayağını takip ederken diğeri, kaybetti adımlarını. Heyhat, yolu da yaşlanıyordu işte! Bir salıncağın pas kokan köklerine uzandı düşül omuzlarıyla. Bir yıldız seçip boyadı toprağa. Birazdan otobüs yanaşırdı durağa. Kalkıp biner miydi sahi?

Ağzından insan damlayan bir otobüs, dik bir yokuşu tırmanarak oturdu durağın önüne. Bir do, belki mi ya da solden çalınan bir klakson, sağdan solden buldu sahiplerini. Otobüse bindi, rüyasını deniz kıyısında bırakarak. Martı sesinin, motor sesinin de yeri yoktu bu orkestrada. Onları da bıraktı rüyasının yanına. Haklarını hep yersiz tüketirdi. İşte, yine öyle oldu ve dünyada bir yer edinebilme hakkını, otobüste bir yer edinme hakkıyla değiştirdi. Preslenerek otobüse sığdırılan bunca insan arasında, yanındaki koltuk boş olduğu hâlde, kimse oturmadı yanına. Sağındaki koltuğun boşluğunu unutmak için solundaki yansıda yer alan siluetinin boşluğuna baktı. Bir şehir, koşarak yanından geçiyordu işte. Ne zaman bir yolculuğa çıksa hep bu olurdu: Bir şehir, onun gitmediği yere doğru gözden yitinceye dek koşarak uzaklaşırdı. Bir kez olsun yakalamayı denedi bir şehri. Birkaç adım geriye çevirdi bakışlarını; fakat nafile! Şehrin adımları bakıp görmelerden hızlıydı işte… İçerisinin kasveti anbean artarken, bu insan selinin tek bir kelimesi anlaşılmaz gürültüsünden sıyrılabilmek için camın dışındaki sesleri duymaya çalışarak, bu kez başını dayadı içine. Bir bulutun çığlığını duydu ilkin. Bir göğün alev yutuşunu… Rüzgârın nefsi yetinmiyordu artık yapraklarla; ağaçları kaldırdı dansa. Kırların geniş salonlarında yüzlerce ağacın dalları arasından geçen dumanların uğultulu nefesini doldurdu göğsüne. Yeniden yağmur yağacaktı. Bunu düşünerek gözleriyle soydu geceyi. Su, bütün çıplaklığının kirini yıkarken karanlığın, acısını duydu, geceyi kemiren yalnızlığın. İçinden kaldırıp başını, camını çalan yağmuru izledi. İlk durakta inmek isterken hatırladı, ilk durağın yirmi yıl geride kaldığını.

Sağır hislerin duymazlığını bilmeyen bütün körler, karanlığı dinleyinceye dek herkesi âmâ sanırdı. Kimsece duyulmamış bir sesi, hangi bestekâr nasıl anlatırdı? Bir do, ince bir re gibi; ama fa diyez ile si bemol arasında kalmış bir la sesi… Fakat bu ses; piyanoyla keman arasında, daha ziyade üflemeli bir çalgının tellerine vurularak bestelenmiş, diyerek mi? İşte, içinde duyduğu buruşuk sesin tarifi bundan farksızdı! Bu sesin gölgesine ışık düşüyor, aydınlığına gece yağıyordu. Üstelik, çıplaklığından soyunmamış bu gecede bütün kirlerin kokusu görülüyordu. Ihlamur kokusuna çarparken eli, bir yaseminin rayihasını devirdi adam. Kâhin bunu görmüş müydü sahi? Kaldığı yerden değil, indiği yerden devam etmeliydi yaşamaya. Siluetini yansıda bırakarak düştü gölgesinin peşine. Kulaklarındaki durmak bilmeyen yaprak hışırtıları, zihninin ücra köşelerinde huzurun kalelerini zapt ettiğinden beri yürüyordu. Sükûtunun baskın sesine de güveni yoktu artık. Boğazından kulaklarına doğru yayılan ve ensesinde uyuşmalara neden olan bu sessizlik düğümü, göğsünün sancımasına sebep oluyordu. Dayanılır şey değildi; ama ölünmüyordu da… Pastel renklerle boyanan kaburgasının yüksek surları, ilk kez kalem tutan bir ressamın elinden çıkmaydı. İşte, bütün iç karışıklıkları ve bunalımlı ruh hâlleri bundandı. Bütün bir hikâye boyunca konuşmayacağına dair de son bir söz vermişti, önsözde. Sözünü bildi; konuşmadı. Dalga dizemiyordu artık. Deniz fenerlerinin de hepsi kapamıştı gözlerini; büyütemedi bu kez hiçbirini. Ne bir martı ne de bir motor sesi tutabildi kendine. Bütün bu sessizlik ve gece içerisinde, kendi hikâyesini aramak için içindeki renklere boyanıp gitti adam. Gören biri olsaydı eğer, gecenin yürüdüğünü söylerdi; ama o, gündüz de görülmezdi ki! Duyan, sadece karanlığın ayak seslerini duydu; kafiyesiz, ölçüsüz bir ritimde…

Aziz Yılmazel
KAFKAOKUR Dergisi, Haziran 2019
2010 · KAFKAOKUR