En Çok Akşamüstlerini Sever

çizim: alper istanbullu
“Ben unuttum mu?” diye sordu, susmak kaldı bana sadece.

...

O gün bütün korkularını, bir de lacivert paltosunu alıp sokağa çıktı; o yüzdendi bu gürültü, eve gitme zamanı daha kapıdan çıkınca gelmişti de, inat etti. Yılın son gününde kendisine hediye ettiği, kırmızı kurdeleyle bağladığı hayalini yaşamak istedi. Yeni birkaç hatıra edinebilirdi sokağa çıkarsa, korksa da yapmalıydı bunu fakat adımları küçüldü evinden uzaklaştıkça dizleri titredi, kafasının içinde yılların sesleri bir olup konuşmaya başladı. Gücü yetmedi, geri döndü, evinin kapısında durdu bir süre ne pişmanlıklarını hatırlayabildi ne de sevinçlerini, o korkunç boşlukla yıllardır nasıl baş ettiğini düşündü, sadece sokağa baktı, sessizlik istedi, daha fazla sessizlik.

Bir şeyler beklediğini biliyordu, o yüzden sokağa çıkamamasının verdiği yenilgi solmaya başlamıştı bile. Evindeki en sessiz yer, küçük pencereli, az eşyalı güneşli bir odaydı. Güneşe baktı, soluyordu yavaş yavaş. Zaten en çok akşamüstlerini severdi o, sandalyesine oturdu, pencereye dikti gözlerini ve bekledi. Ocakta her akşam demlediği, her akşam da bitiremediği çayının suyu fokurdamaya yeni başlamışken güneşin son sarıları evine yaklaşmışken çaldı kapısı. Sessizlik, işte bir tek o bozuldu, geri kalan her şey yerli yerindeydi, haftalardır oyununu ezber etmiş ve sahneye çıkacağı an son kez derin bir nefes alan bir oyuncuydu o an hepsi, beklediler.

Ben girdim içeri, o tanıdık koku sardı ellerimi, sessiz ve renksiz o koku. Tek bir çiviyle duvarına astığı lacivert paltosunu gördüm önce, “En son ne zaman giydi acaba?” diye düşünürken hemen mi olur, hiç mi söz dinlemezler, gözlerime doldu yaşlar. Oraya gelebilmek için topladığım tüm gücümü ağlamamaya harcamak zorundaydım şimdi; oysa hatıra daha yeni başlıyordu, dayanmalıydım. Ne zordu, bütün vücudum o anda çözülecekken ayakta durmak için savaşmak, ağlamamak için tavandaki lekenin neden olmuş olabileceğine dikkatini vermeye çalışmak. Ne zordu senede sadece bir gün, ölümüne yaklaşan her yılın son günü onu görmek.

Ağlamadım, onun yerine o küçücük kalmış, titrek kadına sarıldım. Kollarımın arasına et ve kemik değil, hatıralar, umutlar doldu o an. Zordur yapamadıkların çarpınca yüzüne, tokat oldu tüm umutlarım birden. Sonra çözüldü kollarım, sırada göz göze kalmak vardı fakat ikimizin de cesareti yoktu buna, onun yerine sessiz odasına yöneldi yavaş adımlarla, bana hiçbir şey demezdi de bilirdim fazla konuşmamam gerektiğini, mabediydi o oda onun ve orada sadece anılar konuşurdu. Çay koydu bir bardak, akşamüstünün son ışıklarının en sarı düştüğü yere oturdu sonra; gözleri titrek, elleri daha titrek baktı bana, ardından çekmecesine takıldı gözleri.

Hayatını saklıyordu çekmecesi, yaşadığı her anı unutmamak için çabaladı ömrü boyu, nasıl bir korkuydu onunki kimse anlamadı. Unutmaktan ölesiye korktu, o yüzden yazdı, sakladı, biriktirdi, eskimesine izin veremezdi yaşadıklarının. Ne derin oldu sonuçları, ne derine oydu yaraları, ne dertmiş, ne delirten dertmiş bilemedi. Unutmak ne kadar kolay ve ne kadar zordu, o ise neresinde durduğunu hiç göremedi.

Çekmecede hâlâ gözleri, akşam güneşi sapsarı düşüyor odaya, yüzü ise bembeyaz. Bana bir şeyler anlatmak istiyor sanki belki özür dilemek, çocukları sormak ya da en azından “Seni özledim,” diyebilmek. Sözcükler, kelimeler, umutlar dökülüyor elbisesinden ayağa kalkınca, benim gözüm o umut döküntüsüne takılıyor, artık başımı kaldırmak çok zor.

Gözlerim yerde, bir sonraki hareketini görmem için bakmama gerek yok. Bazı kızlar annelerinin örgü örüşünü, kahve yapışını, domates doğrayışını ezberler fark etmeden, ben anılar nasıl saklanır, ne zaman saklandıkları yerden çıkartılır hepsini ezbere biliyorum. Burada otururken, dinlerken hareketlerini, beklerken; aslında sadece düşünmemeye çalışırken ama her seferinde daha kötü yenilirken umutlarım tek tek üşüşüyor yine, gitseler... Çekmecesini açıyor şimdi, kimisine hafif bir hışırtı gibi gelebilecek ama bana yaşadığı bütün yılların çığlığı kadar gürültülü gelen o sesi duyuyorum. Birazdan anılarını, umutlarını biriktirdiği; âşık olduğu, çocuklarını büyüttüğü o defterlerden birini seçip bana okumamı söyleyecek, düşüncelerim o an dağılıp kayboluyor sessiz odada.

Artık şikâyet etmekten yoruldum, karşı koymak gibi bir niyetim de yok. Acı var sadece içimde, o defterlere yazılan her cümlenin bizim yaşayabileceklerimizden çaldıkları geliyor aklıma, ben de delirmemeliyim, dayanıyorum yıllardır. O ne kadar hatırlamak istiyorsa ben o kadar unutuyorum. Ne giydim, ne yedim, ne düşündüm unutuyorum; isteyerek yapıyorum bunu, yarınıma bir şans verebilmek adına yapıyorum. Zaten insan ne kadar unuttuğunu düşünse de, her çabaya rağmen geçmişin en derin hatırası hep içindedir. Ben de bugün yine buradayım, okuyorum on yedi yıl öncesini. Üniversiteye başladığım zamanı anlatmış uzun uzun, kapıdan girdiğimde bekletmeyi başardığım o yaşlara daha fazla karşı koyamıyorum. Adım, okulumun adı, annemin el yazısı gözyaşlarımla buğulanıyor, dağılıyor. Ben de dağılmak istiyorum, ne sıkıntıymış, ne bıktıran acıymış…

Odadan çıkmış, ne zaman fark etmedim. Sesler geliyor mutfaktan, yeni bir çay dolduruyor bardağına. Görmem için bakmama gerek yok, lacivert paltosu asılı hemen kapının arkasında, kum rengi duvara tek bir çiviyle, küçük çaydanlığı da son demini vermek üzere… O en çok akşamüstlerini sever; sebebi rengidir der kimi zaman, kimi zaman da hüznü. Bence aradadır akşamüstleri, ne gündüzdedir, ne gecede; ne beyazdır, ne siyah, tam da onun gibi.

Yalnızım burada, akşamın ilk siyahı, günün son ışığıyla buluşuyor, bana daha da yaklaşıyor camı delip geçen ışık; sapsarı, tam da sevdiği gibi. Ben on yedi sene önce yazılan yapraklara ağlamaktan başka ne yapayım bilmiyorum. Birazdan yanıma gelir, duymak ister yıllar öncesinin bir aralık ayının ilk pazartesini. Kendisi yaşamamış, kendisi yazmamış gibi dikkatle de dinler ben susana kadar. O kadar yoruldum ki bu oyundan, geçmişini arayan ve yıllardır da kendini kandırmaktan, korkmaktan başka bir şey başaramamış bu kadına anılarını okumaktan. Hele o sorusu… Her sene, nasıl parçalanıyorum göremiyor, sanki inadına, beni kırmak için soruyor bitirince okumayı:

“Ben unuttum mu?”

O en çok akşamüstlerini sever; gün henüz bitmemiştir, akşam ise taptazedir.

Duygu Cihanger Ribeiro
KAFKAOKUR Dergisi, Ekim 2018
2010 · KAFKAOKUR