çizim: rabia aydoğan
Yayımlandığı dönemde oldukça ses getiren, tüm dünyada otuz milyondan fazla satış rakamına ulaşan, günümüzde bu yoğun talebin azalarak da olsa devam ettiği Dan Brown imzalı Da Vinci Şifresi kitabı, bilindiği gibi Louvre Müzesi Müdürü Jacques Sauniêre’e düzenlenen suikast sonrası yaşananları konu alan bir dizi olaydan oluşuyor. Failinin, ünlü Profesör Langdon olduğu düşünülen cinayete kurban giden müdür, ölmeden önce uzun süredir görüşmediği torunu Sophie’ye –meşrebince– bir not bırakır. Ünlü simge bilimci Profesör Doktor Robert Langdon’u bulmasını ve onun yardımıyla, birtakım şifreler vasıtasıyla ona bıraktığı mirasa ulaşmasını ister.

Sophie, dedesiyle görüşmeyi kestikten sonra Fransız emniyetine katılmış ve bir kriptograf olmuştur. Langdon ise kitapları dilden dile çevrilen, dünyaca ünlü bir “şifre çözücü”dür. Çok geçmeden ikisinin kaderi birbirine bağlanacaktır. Fransız ve İngiliz polisinin, İnterpol’ün ve Katolik kilisesinin müdahil olduğu bir dizi polisiye olayın anlatıldığı kitap, temelde macera-aksiyon türü olarak tanımlansa da endüstriyel olarak asıl tartışılan mesele, kitapta yer alan birtakım bilgilerin doğruluğu yahut yanlışlığı olmuştur.

Bilindiği gibi kitap yayımlandığı tarihte, Katolik kilisesi ortaya çıkan esere yoğun bir tepki göstermiş, kitabın tedavülden kalkmasını talep etmiştir. Bunun sebebi ise, kitapta Hz. İsa’nın soyunun devam ettiğine dair ortaya sürülen bilgiydi. Ek olarak yazar, doğruluğu pek çok bilimsel çalışmada kanıtlanan tarihsel verileri de konu edinilen kurgusal metninde ustaca kullanarak geçmişi yeniden üretmiştir. Bu üretim sürecini başlatan, metnin dramaturjisini ilerletip bir bitişe bağlayan şey ise semboller/şifreler olmuştur. Satırlarını okuduğunuz bu yazı, kitabın tanıtım ve eleştirisinden ziyade, sembol mefhumu üzerine yazılmıştır.

Öncelikle; Dan Brown, kitabın başında, Hz. İsa’nın soyunun devam ettiğini ve bu kişilerin güvenliğini sağladığını iddia ettiği Sion Tarikatı’nın gerçek olduğunu, büyük harflerle yazmıştır. Üstelik, şöhreti dünyanın her yanına ulaşan Leonardo da Vinci, Sir Isaac Newton, Botticelli ve Victor Hugo gibi isimlerin de aynı tarikata mensup olduğunu iddia etmiştir. Yazara göre tarikat, yaklaşık bin yıldır varlığını sürdürmüş, Hz. İsa’nın soyunun devam ettiğinin en güçlü kanıtı olan “kutsal kâse”nin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Brown, öne sürdüğü bu bilgiyi, kurgunun gücü ile hikâyesine ustaca yerleştirirken iddiasına okuru inandırmak için bilgi içinde bilgiye yer vermiştir. Karakterler de tıpkı okur gibi, her yeni bilgiyi o an öğrenir, birtakım şifrelerle karşılaşır ve onları çözmek için harekete geçer. Öyle ki, belirli bir noktadan sonra coşkun akan sele kapılır, “kâse”yi karakterlerle birlikte ararız.

Peki “kâse” nedir?

Okur, Leonardo da Vinci’nin resimlerine gizlenen, ki yukarıda bahis olunduğu gibi Vinci de aynı tarikattandır, kutsal kâseyi ilk kez maktulün torunu Sophie ile birlikte öğrenir. 1495-1498 yılları arasında yapıldığı düşünülen Da Vinci imzalı Son Akşam Yemeği tablosu, Hz. İsa’nın Romalı askerlerce tutuklanmasından bir gün önce havarileriyle birlikte yediği son akşam yemeğini ifade eder. Bu tabloda bir “kutsal kâse” olduğunu öğrenen Langdon ve Sophie, Da Vinci’nin resimlerini takip ederek bir dizi şifreyi çözer. Bu noktada, bağlayıcı olan düşünce bir simge bilimci olan Prof. Dr. Langdon’un şu sözlerinde saklıdır:

“Birisine, bir sembolün ‘ne anlama’ geldiğini söylemek, bir şarkının ona kendisini nasıl hissettireceğini söylemekle aynıydı… bu, kişiden kişiye değişirdi. Beyaz bir Ku Klux Klan başlığı Birleşik Devletler’de nefret ve ırkçılık çağrışımları yaparken aynı kostüm İspanya’da dini inançla ilgili bir anlam taşırdı.”

Günümüz gerçeklik algılayışında, sık sık felsefeye, psikolojiye ve sosyolojiye de dâhil olduğu gibi, bir anlam kayması yaşandığı aşikârdır. Kastedilen, imgenin tutarlığından ya da sürekliliğinden öte, başka bir manaya bürünüp ilk mealini kaybetmesi sürecidir. İnsanlık, özellikle son beş yüz yılda, enformasyon yağmuru ile karşılaşıp kavram karmaşası yaşarken ibadet yerlerinde kullanılan ve kutsal olduğu düşünülen resim, mimari ve heykel gibi sanat dallarının evlerinde bir lüks gibi tüketiliyor olmasını kısa sürede içselleştirmiştir. Kitapta en dikkati çeken bölümlerden biri, Langdon’un, yıldız sembolünü açımlaması sanıyorum. Yıldız, bilindiği gibi insanlığın son üç yüz yılına damgasını vuran siyasal ayaklanmaların sonucu, bir devrim sembolü hâline gelmiş, pek çok ülkenin veya topluluğun bayrağında kendine yer bulmuştur. Langdon, bu nesneden yola çıkarak yeni doğan güçlerin sembolleri ustalıkla devraldığını ve anlamlarını yok etmek için onları yıprattıklarını dile getirirken yazar, kitapta yer verdiği sembolü şu sözlerle tanımlar:

“Bu beş köşeli yıldız, bütün varlıklardaki dişiyi temsil eder, ilahiyat tarihçilerinin ‘kutsal dişi’ ya da ‘ilahi tanrıça’ dedikleri bir kavram.”

Hâlbuki, günümüzdeki kullanımı ile uzaktan veya yakından alakası olmayan yıldız, bahis olunan meseleyi tartışmaya açan ilk semboldür. Zira kitabın esas meselelerinden biri, kadın sorunsalını odağına alması ve Katolik Kilisesini erkek hiyerarşisi ile biçimlemesidir. Da Vinci, doğanın düzenine ilahi bir güçle bağlanan bir sanatçı olarak bilinir. Brown’un deyişiyle sanatçı, pek çok eserinde Hristiyanlığı ve dolayısıyla Katolik Kilisesini eleştiriye tabii tutmuştur. Yazar, Da Vinci’nin tavrını, “…böylelikle kendi inançlarını yüceltiyor, kiliseyi ise belli etmeden küçümsüyordu.” sözleriyle tarif ediyor. Kaldı ki Brown, ele aldığı karakteri Langdon üzerinden kilisenin erkeği kutsayıp kadını yok saymasını, “…eski Hristiyan kilisesindeki iktidar sahibi kimselerin, kadınların değerini düşürecek ve durumu erkekler lehine çevirecek yalanlar söyleyerek dünyayı aldattığı inancına dayanır.” sözleriyle dile getirir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, sonradan dâhil olan başka bir karakter –Teabing– üzerinden ise, Hristiyanlıkta yer alan hiçbir sembolün orijinal olmadığı ve yukarıda da değinildiği gibi anlam kayması sonucu yeni bir manaya bürünmesi ile açıklar. En nihayetinde kahramanlarımız “kâse”nin bir nesne değil de bir insan olduğu düşüncesi ile karşılaşır.

İki nokta üzerinde durmakta yarar görüyorum:

İlki; bir sistemin, düşüncenin, ideolojinin, kurumsal veya kurumsal olmayan bir yapıyı bir arada tutan “şey”in, sembol ile ilişkiselliği tamamen pragmatisttir. Eskiyi tarihe gömen ve yeniyi ortaya çıkaran “şey”, fikrini ve kitlesini diri tutacağı sembolü sahiplenir, anlamını yeniden üretir. Böylelikle sembol değişkenliğe, dönüşüme uğrar. Örneğin; bin yıl önce kilisede yer alan, yaşanan yoksulluğu veya acıyı dile getiren bir heykel, bugün devasa bir villanın, şatafatlı sofralarında başka bir imgeyi temsil edebilir.

İkincisi; kitapta yer alan ve yazar tarafından dile getirilen pek çok bilginin romanda yer alan hikâye içinde eritilmesi yolu ile –zamanında– toplumsal bir karşılık bulması meselesi… Neticede kurmaca olan bir metinden bahsediyoruz. Dolayısıyla elimizde tuttuğumuz kitap, yapı itibariyle gerçeğe bağlı kalmak zorunda olmayan bir türe mensup. Bir anlatı, biyografi yahut bilimsel bir çalışma değil. Gerçeği manipüle edip etmemek yazarın ahlakına bağlı olmakla birlikte, yaşamsal bir karşılığı yok ve olmak zorunda da değil. Sanatçı, hikâyesini anlatırken kimseye hesap vermek zorunda değil, sanıyorum.

En nihayetinde, kurmaca bir metnin başarısı hikâyesine inandırıp inandırmaması ile ilgili… İçeriği ile tartışmalara sebep oluyor, iki bin yıllık Katolik kilisesini ayağa kaldırıyor ve yayımlanmasının üzerinden seneler geçmesine rağmen elinizde tuttuğunuz bu dergide üzerine yazı yazılmasını sağlıyorsa inandırmış demektir.

Soner Sert
KAFKAOKUR Dergisi, Aralık 2018

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

2010 · KAFKAOKUR