Çeçe Sineği

çizim: rabia aydoğan
Sabaha karşı dört.

Mehmet en sevdiği koltukta, televizyon kumandası elinde gelişi güzel kanalları değiştiriyor. Gözleri duvarda. Gözleri kan çanağı. Mehmet saate bakmıyor. Saat sabaha karşı dört değil, dörde üç var. Bugün onun uyuyamayışının beşinci günü. Serpil’in, o uyuyabilsin diye hazırladığı ılık süt soğuk. Televizyonda gündüz kuşağı programlarının tekrarı dönüyor. Yastıkları üst üste koyup koltuğa uzanıyor.

Sokak lambalarının ışığı tavana sızmış. Sinsi sinsi. Sinsiler. Herkes sinsi. Serpil de gelip arada onu kontrol ediyor, sinsice. Aklında bu kelime dönüp duruyor, sonra anlamını yitiriyor. Perdeler ışığı kesmekte başarısız. Masadaki çiçeğin gölgesi duvarda. Bu çiçek masanın kenarına bu kadar yakın değildi. Serpil yerinden oynatmış. Gölgeler sinirini bozuyor. Zaman çok yavaş. Hızlandırması gerek. Serpil zamanı her akşam on birden sabah dokuza kadar hızlandırabiliyor. Mehmet gözlerini sımsıkı kapatıyor. Işık ve gölge hâlâ orada. Ev üçüncü katta. Aşağıda bahçe var ve birkaç çalılık. Pencereden atlarken kesinlikle baş aşağı düşmeli. Çalılıklar işi bozuyor. Ya omurgası kırılırsa? Hem felç hem uykusuz. Bu kâbustan daha kâbus.

Salon bu gece soğuk. Geçen günlerin birinde sıcak uyutmamıştı. Geçen günler… Hayatından geçenler… Dur diyemediği, zamanın içine sıkıştıramadığı kadın. Bitmeyecek gibi zihninde saniyeleri döndürürken günleri geçiriyor. Kötü şeyler hatırlıyor sürekli. İyi olanı aklında kalmadı hiç. Kadın giderken bir virgül koydu avuçlarına. “Tercihini yap,” dedi. Anlamsız. İki kişi birden sevilemez mi? Sağ ve sol değneği gibi. Küçümsedi kadın. Utancından koltuğuna çöktü yine. Elleri yumruk. Bekledi. Derince nefes aldı. Bir, iki, üç… Geri verdi nefesi. Dört, beş, altı… Saatin tik takları eşlik etti. Birinden birini içinde öldürmesi gerekirdi. Kadın bu kadar sevdiğini söylerken nasıl gidebilirdi? “Sen konuşamazsan ben anlatırım Serpil’e,” demişti. Dehşetle bakmıştı ona. Kadın bu kadar sevdiğini söylerken onun hayatını nasıl yok edebilirdi?

Saatlerin esiri gibi tik taklar zihninde birikiyor. Göz pınarları kuru. Doktorun verdiği ilaçlar azaldı. Hiçbiri işe yaramıyor. Mehmet ayağa kalkıp etrafta dolanıyor. Saat beşi on iki geçti. Koridorda bir şey duruyor sanki, gölgesi kapıda. Serpil yine kontrol etmeye mi kalktı? Biraz yaklaşıyor, bir şey değilmiş. Kulağından cılız bir vızıltı geçip gidiyor şimdi. Elleriyle kovalıyor, vızıltı daha da güçleniyor. Pencereden giren ışığa doğru gidiyor. Yanında duran koltukta kocaman bir şey oturuyor. Işık karnına vuruyor, yüzü karanlık. Mehmet perdeyi sonuna kadar açıyor. İğrenç bir yaratık. Yaratık sapsarı bir kabuk. Karnı şeffaf deriden, içi kıpkırmızı kan. Kâğıt gibi kanatlarını kolçaklara koymuş. İki kolu, dört ayağı var. Her birini yavaşça oynatıyor. Bir çeçe sineği. Şaşkınlıkla bakıyor Mehmet. Çeçe sineği vızıldıyor. “Ben, sana uzun ve derin bir uyku verebilirim.” Zehrini akıtsa uykuya dalacak. Sinek vızıltılı. İri petek gözlerini Mehmet’ten ayırmıyor. “Serpil’e anlat,” diyor çeçe sineği. Anlatınca bitecek, uyuyup uyanacak. Uyanmak isteyen kim? Kadın bu kadar sevdiğini söylerken hikâyenin bitmesine nasıl göz yumuyor? Olmaz, anlatamaz Mehmet. Serpil’in yüzüne bakamaz. Utanmak yerine uykusuzluktan ölmeyi yeğler. Mehmet af dilemeyi sevmez. İnkâr en büyük silahı. Susa susa, erteleye erteleye unutturur neden olduğu her gürültüyü. Serpil’in suskunluğunu sever. Bu kadınsa Serpil’in tersine sustukça çirkinleşir. Sonra Mehmet’in ellerini kıvrılan hatlarında gezdirir, Mehmet kalbini kadının tenine koyar. Şimdi susmuş bekliyor. Belki sokakta, belki bir sonraki gün kapısında… Kadın tehlikeli. Mehmet irkiliyor.

Kadın onu bırakıp gittiğinde Mehmet’in gözünde bir canavara dönüşebileceğini hiç umursamadı mı? Hırçınlığı üşütür. Döndüğünde şefkatli kollarıyla sarar. Öyledir. Kalpazan. Mehmet de kendisini sevene tutulur. Etrafında dönen kalabalıkları, gözlerine tatlı tebessümler bırakan kadınları sever. Sımsıkı tutunur onlara. Bırakmak âdeti değildir. Bu kadını da bırakamaz. Vızıltılar Mehmet’in kulaklarını tırmalıyor. Bir sussa şu sinek! İşini yapsa, Mehmet’i biraz olsun uyutsa. Çaresiz. Uykusuzluktan ölse bile hiçbir şey söylememeli Serpil’e. Sinek vızıltılarını kesmiyor. Mehmet’in elleri kulaklarını kapamış. “Sus artık sus!” Serpil kahrolur. Mehmet kararlı, öyle şey olmaz. Çeçe sineğine dönüyor, koltuk boş.

Saat sabah altı yirmi dört. Güneş doğmaya başladı. Mehmet uyuyamadığı için uykulu. Perdeyi geri kapatıyor. En sevdiği koltuğuna, üst üste koyduğu yastıklara uzanıyor. Bir yanından öbür yanına dönmekle meşgul. Bir süre sonra işe gitmek için kalkmalı. Vücudu beton gibi ağır. Çeçe sineği başka bir anlaşmayı kabul eder mi? Yoksa Serpil’e anlatsa olmaz. Uyku, göz kapaklarıyla kirpiklerinin arasında. Serpil yan odada. Güneş salonun içinde. Bir önceki sabahın aynısı. Bugün onun uyuyamayışının beşinci günü.

Nihan Özkoçak
KAFKAOKUR Dergisi, Nisan 2018
2010 · KAFKAOKUR