Baal ve Bezelye Tanesi

kolaj: muzaffer filiz

Aradan geçen yılların pek bir önemi yok. Bilmen gereken, yakın bir zamana kadar, tanıdığın kişi olduğum. Tırnak yiyen, beklenmedik anlarda dans eden, çok uyuyup çok rüya gören, aynalarla konuşan, sayıp sayabileceğimiz her şeyin tanımlayabildiği ve tanımlayamadığı kadarıyla ben. Oysa ben, şimdiki bana nasıl dönüştüğümü anlamanı istiyorum. Çünkü bu dönüşümün kendisi, bana en yakın şeydir.

Bana dair bazı fikirlerinin olduğunu biliyorum. Hiçbirine müdahale etme niyetinde olmadığımı bilmelisin. Söyleyeceklerimin tamamı, benim sıkıcı yetişkin sınırlarımda kalacak. Sözüm söz.

Önce, bildiğin ben’le başlayayım. Herkesin aşina olduğu, olmayanların sezdiği o müzminlik hâli içinde olduğumu söyleyebilirim. Herkes gibi ben de müzminliği, esirgeyici bir düzen olarak kabul etme hastalığından mustariptim. Konforlu köşe kapmacacılık oyunu herkes kadar bana da cazip gelmişti. Neticede, alışkanlıklarımız bizi hayatta tutmasaydı alışkanlığa dönüşecek zamanı bulamazlardı, öyle değil mi?

Hayatım, çocukluğumun belli bir anında takılı kalmış gibiydi. Bu anın tam olarak ne olduğunu bilmiyordum, hâlâ da bilmiyorum. Belki tam da bu yüzden sana kendimi anlatmak istiyorumdur. Çok mu uçtum? Olsun, uçalım. Evrenin uçan şeylere zaafı olduğu ortada. Bu yüzden belki de asıl lanetimiz, kanatsızlığımızdır.

Sonuçta bu anın varlığından ‘adımız’ kadar eminim. Akıp gidiyor, her an değişiyor gibi görünürken farklı yerlerde farklı insanlarla o ana dönüp durduğumun farkında değildim. Hem düşününce, insanın çocukken benimsediği denklemlerin hayatının kalanında da belirleyici olmasından doğal ne olabilir?

Yaşamım sakat tanımlarıma mahkûmdu. En başta kendime dair tanımlarım tarafından sürekli itilip kakılıyordum. Milyonlarca görünmez kolum vardı sanki, hepsiyle sımsıkı yakalamıştım kendimi. Tenim, ruhumu sıkıştıran bir pres makinesi hâlini almıştı. Nefes aldıkça pres makinesi iniyor kalkıyor, iniyor kalkıyordu.

Algılarımın kıskacında olduğumu içten içe biliyordum aslında. Ama uzun yıllar boyunca belli belirsiz bir sezgiden ibaret kaldı. Bu sezgi, algı duvarımdan içeri süzülüp orada olduğunu bilmeme rağmen bildiğimi bilmediğim bir pürüzü işaret ediyordu. Daha somut bir ifadeyle, kat kat yatağımın altındaki bezelye tanesini.

Andersen’in "Prenses ve Bezelye Tanesi" masalını hatırlarsın. Hayatının aşkını arayan prensle, sonradan prensin hayatının aşkı olduğu anlaşılacak olan prensesin masalını okuduğunu sanmıştın. Oysa bu masal, gelinini kendi kişisel beğenisine göre seçen ruh hastası kayınvalidenin öyküsünü anlatır. Protagonist, kayınvalidedir, prense yan rol bahşedilmiştir, prensesin ise söz hakkı bile yoktur. Kayınvalide aracılığıyla, bir kadında olması gereken özellikler tanımlanmıştır; artık her ne iseler… Neyse ki, benim bezelye tanem böyle bir anlam taşımıyor.

Benim için bezelye hayatımın en billur bilgisiydi. O bilgiye eriştiğim takdirde, çocukluk yönergeme müdahale edebilir, onu tersyüz edebilir, dilediğim gibi şekillendirebilirdim. Benden başka kimse bezelyenin orada olduğunu anlayamazdı. Üzerinde yattığım benim yatağımdı, bezelye benim bezelyemdi. Ama kendimi kollarımın (ya da kıskaçlarımın) vicdanına bırakacak değildim ya!

Bir gün, bezelyeye ulaşmamı sağlayacak bir talimat elime ulaştı. Nereden ve nasıl geldiği konusunda bir fikrim yok. Yaşamın benim için planladıklarının gizemini çözmeye kalkışmayacağım.

Alışverişten yeni dönmüştüm. Torbaları yere bırakıp aynada kendime baktım. Mutfak camındaki yansımadan başımın arkasını görebiliyordum. At kuyruğu yaptığım saçlarım, ensemle birleştiği noktada sırtımı işaret eden bir ok biçimindeydi.

Paniğe kapıldım. Bir sağa bir sola gittim. Kıyafetlerimi bir giydim bir çıkardım. Aldığım bir hevenk muzu mideye indirdim. Peynirleri ambalajlarıyla birlikte dişledim. Kedilerim peynir parçalarını yalamak için suratıma üşüştü. Kısacası, yüzleştiğim korkunç gerçeklikten uzaklaşabilmek için her şeyi denedim ama boşunaydı.

“Ne yaparsam yapayım, ensemi asla öpemeyeceğim!”

Bu nasıl olabilirdi? Bana aitti orası, benim ensemdi! Ama dudaklarımı oraya gömmemin hiçbir yolu yoktu, asla da olamayacaktı. Bana ait olup yalnızca başkalarının erişimine bahşedilmiş zevklerden biriydi; enseme öpücük.

Oturup sakinleşmeyi denedim. Bir zaman sonra sakinleştim de. Güneş alçalıp gökyüzü lavanta bahçesi rengini aldığında, aklımdan şu soru geçiyordu: Bana ait olup başkalarının elinden gelecek kurtuluşlarım da olabilir miydi? O ana dek, böyle acınası bir düşünceye boyun eğmeyi aklımdan bile geçirmezdim.

Hani bazı fikirler tepeden inmiş gibidir. O fikirlerin nereden aklımıza düştüğünü tam olarak bilemeyiz. Başımıza gelenler, o fikirlerin taşıyıcısı konumundadır. Tıpkı ensemizdeki öpücük gibi, aynı anda hem bizden hem bizden olmayandır. Sonra o fikir bütün benliğimizi ele geçirir. Hayatımızı farkında olmadan o fikrin etkisinde yaşamaya başlarız.

İşte, enseme öpücüğün benim için ifade ettiği tam olarak buydu. Öpücükten yola çıkarak haksızlığına kör gözle inandığım insanların gerçekte haklı olduklarını keşfettim. Yanlış olan bendim. Oysa insanlar ne bilecekti ki? İnsanlar ne anlardı? İnsanlar, şu kendi fikirlerini oluşturmaktan bile aciz, maymunlarınki gibi taklit yeteneğinden fazlasına sahip olamayan acizler ordusu… Siz ne bilirsiniz ki?

Biliyorlarmış. Bir halt bilmeyen benmişim, onlar doğruyu söylüyormuş. Bana dair o en derin, en gizemli gerçeğin farkına onlar varmış. Bezelye tanesinden haberdarlarmış. Sadece onun varlığını nasıl ortaya koyabileceklerini bir türlü bilememişler. İncinmemden korkmuşlar. Bana istemeden kötülük edeceklerini öngörecek kadar sevmişler beni. Öyle sevilesiyiz ki; sen ve ben! Oysa uzun zaman boyunca en kibirli hâlimle ben, beni herkesten iyi bildiğimi sanarken…

Bu olay, geleceğimden bana ulaşan bir mesajdı aslında. Kurtuluşuma giderken doğru adımları atmakta olduğumu bana hatırlatan bir kod, sadece benim gibi şanslı olanların yaşayabileceği türden bir yıkımın, döngüyü kırmalarına yarayacak mucizevi bir darbenin habercisiydi. Konforlu köşe kapmacacılık oyununda uzmanlaşmış olanlar için korkunun tanımıydı aynı zamanda. Ne de olsa, her çöküş korkutucudur. Yeniden inşa olmanın tek yolu olmasına rağmen.

Sonra Baal’le karşılaştım. Şu kötülük tanrısı olan. Önceleri bunun tesadüf olduğunu sanıyordum ama… Esasen, kurduğum hayalin gerçekleşmesi, bir ifritin bedeninde vücut bulmasıydı. Enseme öpücük olarak adlandırdığım talimat, onu bana getirmişti.

Beni görür görmez Baal’in gözleri irileşti, ağzı sulanarak karşımda dikildi. Eli maşalıydı, varoluşuyla örtüşecek biçimde. Beni hiç bıçaklamadı, dövmedi de. Onun arzusu, beni içten fethetmekti. Gözeneklerimden sızıp organlarımı parçalarken yüzüme gülmek gibi hainlikleri önemsiyordu. Bana gelince, gözeneklerimden içeri alacaksam bu bir tanrı olmalıydı. Bir kurban da kibirli olabilir, kurbanlığını layığıyla gerçekleştirebilmek adına.

İlk etapta zalimlik gibi görünebilir. Gerçekte, mutualist ilişkidir. Bir bütünleşme hâlidir, boşluk doldurma pompalarının karşılıklı olarak faaliyete geçirilmesidir. Gramsci haklı: “Rıza olmadan tahakküm olmaz.” Sonuç itibariyle, onun tanrılığıyla benim kurbanlığım tenimin altında kolaycacık birleşiverdi. Baal’le tanışmış olanlar, onunla yenme-yenilme haricinde bir ilişki kurulamayacağını bilir. Bir kez el sıkışmaya görün, kendinizi bir anda kanlı bir savaşın içinde bulursunuz. Ben de kurbanlığımın gereği olarak, ondan kaçmak yerine, savaşın kollarına bıraktım kendimi.

Yenilgi üstüne yenilgi aldım. Baal’in zafer nidaları kulaklarımı sağır edecek kadar güçlüydü. Fakat öyle kusursuz bir kurbandım ki, en tiz sesleri bile duymazdan gelebiliyordum. Hatta bazen onunla dans ederken buluyordum kendimi. Tenimin altında elele verip yenilgilerimi kutluyorduk.

Saldırıların sonu geleceğe benzemiyordu. Cehennemin sonsuzluk olduğunu gördüm. İyi ki ölüm var, diyerek ölüm düşüne sarıldım. Talihsizlik bu ya, Baal’in beni öldürmek gibi bir niyeti yoktu. Darbelerinin şiddetini ayarlamakta öyle ustaydı ki... Ölmeye en yakın anlarımda, nefeslenmeme izin veriyordu. Böylece bir sonraki saldırısında benden koparabileceği bir şeyler bulabilirdi. Ne var ki, beni öldürmeyi göze alamaması Baal’in tek zaafıydı.

Biriyle yeterli süre boyunca savaşırsanız, er ya da geç, onu yenme ihtimali gözünüzde canlanır. Yenilgilerinizin devamlılığı, sizi kurbanlığınızı kabullenmekten kurtarıp yenmek için savaşmaya teşvik edecek tek güçtür. Baal, beni uzun süre hayatta tutarak, onu yenme ihtimalimle yüzleşmemi sağlamış oldu. Farkında olmadan, bana bezelyenin varlığını fısıldadı.

O an, siluetin belirdi aramızda. Baal seni göremiyordu ama o sendin, çocukluğum. Elin cebindeydi. Parmaklarının arasında çevirip durduğun şeyin ne olduğunu gayet iyi biliyordum: Takılı kaldığım o an. Çocukluk yönergem. Pürüz. Bezelye tanesi.

Senin gözlerinden Baal’e bakıyorum şimdi. Her an değişiyor, farklı bir acının biçimini alıyor. Acılarımızın. Sen hiç korkmuyorsun. Baal de senin karşında çözülmeye, silikleşmeye başlıyor. Ellerimi omuzlarına koyuyorum. Giderek sana yaklaşıyorum. Başının arkasını görüyorum önce. At kuyruğu yaptığın saçların, ensenle birleştiği noktada sırtını işaret eden bir ok biçiminde. Teninden içeri süzülürken ensene bir öpücük konduruyorum. Kalplerimiz, ciğerlerimiz, organlarımız birleşiyor. Ellerimiz birleşiyor. Avucumuzda bezelye tanesi.

Annemin bizi uzaktan seyrettiğini fark etmemişim. “Ama anne neden bu kadar esirgeyiciydin?” diye sormadan edemiyorum. Omuzlarını silkerken gülümsüyor, beni yanına çağırıyor. Annemin kolları gerçekten de pamuktan yapılmış.

Nazlı Demet Uyanık
KAFKAOKUR Dergisi, Mayıs 2019

2010 · KAFKAOKUR