Azalarak Birikiyor

çizim: yeliz akın
Sokak lambaları besliyor gölgemi. Kayıp ülkeye, kayıp zamana ve kayıp insana müptela adımlarla ilerliyorum. Yazık ki makbul vatandaş olamadım. Hayattaki tek unvanım -Proust vesilesiyle mazhar olduğum- kurabiye profesörlüğü. Platonik diyaloglar kuruyorum kendimle, yine. Monolog oldu mu tehlike. Kuşlar getirip götürüyor hayatı, hafızayı… Deli Kadir diyor ona mahallenin tüm akıllıları. Bu sabah parktaki bankta oturmuş, kuşlara yem atarken nasıl gülümsediğini görseler yine öyle derlerdi. Bazı anlar evrenin içinde değil sanki, başka bir âleme ait. Öylece kalıp sonsuza kadar izleyebilirdim onu. Kişinin ulaşıp ulaşabileceği nirvanayı taşıyordu yüzünde. Kınayan gözlerden kaçmak için belki, dünyaya ürpertiyle bakan kuşları evlat edinmiş. İnsancıklar fazla yere ait. Her benin kendi sesiyle isyan ettiği anlarda beliren dalgınlık ve yaşamla derdi olmayanların ciddiyetine toslama! İşte gerçeğin saldırısı… Uyan zihnim, vakte dön!

Akşam, yağmur ve Çukurcuma şiir taşkınının habercisiydi. Sokağa uzanan resimlere büyülenmiş vaziyette bakarken atölyeye buyur etti uzaktan bir ses. İki apartman arasına sıkışmış bu mabede renklerin tünelinden geçerek vardım. Hayal sızıntıları dört duvarı sarmış. Rutubetli düşünceler, uykusuzluk göğü olmanın verdiği esriklikle tavandan şıp şıp damlayacak sanki.

ÖlümsüzizbıraksananePARİStenNEWyorkLONDRAahhhlondraçiftkatlıkırmızıotobüslerderdiolsaAtaySevinbirdeftergetirmiştiStTeresasHospitalölümünbiranlamıolmalıbirazcıkROMAkanadıkırıKuşmerhametistervegüldünrengârenkyağmurlaryağdıSİYAHfırçadarbelerikâhkelimelerdönüyorkâhbaşım

“Sezai’yi sever misin?”

“Şairler şairler… Dengemizi bozan düzenbazlar. Her vakit, şiiri severim.”

“Söyle bakalım öyleyse, en çok hangi şiirini seversin?”

“Önce öldürüp sonra yeniden ruh üflediği Köşe’yi.”

Derken güldü ve on parmağı renklere bulanmış ellerinden biriyle sigarasını tutup diğeriyle yaktı. Kafalar dumanlı, ortam dumanlı. Gözlerini kısıp sigarayı çektikçe bilinçaltına gidiyor gibiydi. Üflediği an içinde ne varsa karıştırıp bana sunacaktı sanki. Kelimeleri uyandıracağını anladım.

“Konuştun güneşi hatırlıyordum/ Gariptin yepyeni bir sesin vardı/ Bu ses öyle benim öyle yabancı/ Bu ses saçlarımı ıslatan sessiz bir kardı…”

O, şiiri okurken ben bu defa, kaosun ve parçalanmışlığın hâkim olduğu kocaman bir tuvali kestirmiştim gözüme. Kalabalığın içinden yükselen, sessizliğe ses veren eller. Uzun, kısa; sahipli sahipsiz… Uyumsuzluk hâkim, hepsi itiraz ediyor. Guarnica gibi yolunda gitmeyen bir şeyler var.

“Bu tablonun adı nedir?”

“Referanduma Hayır”

Hâfız’dan Goethe’ye, Doğu'nun esrarlı minyatürlerinden Dorian Gray'in Portresi'ne, Çin romanlarının pirinç tarlalarından Japonya'daki samuray ve geyşalara, Gâlib’ten Baudelaire’e kadar nicelerinden dem vurduk.

“Ben tam Bozkırkurduyum!” dedi.

“Hesse, benimin parçalarıyla satranç oynamayı öğreten yazardır,” dedim.

Ardından tabloların sağına soluna sıkıştırdığı, eski basım kitapları çıkarıp anlatmaya devam etti. Bazı bazı göz kulağıyla dinledim onu.

“Sahi, bu Ahmed Arif de az şair değil.”

Şiir defterini açtı Çukurcumalı Picasso. Azalarak birikmenin hikâyesini fısıldadı:

“Bir şey azalarak birikir mi? Birikir elbet. Kimya mühendisliği okudum ben. Bir karatlık elmas için yaklaşık iki yüz elli ton toprağın elenmesi gerekir. Hayli derinlerdedir. Zihnin kara deliğinden bile derinde… Her elmasın oluşumu milyonlarca yıl alır. Çok şey biriktirdim burada kendimden, duygularımdan. Hâlâ da biriktiriyorum. Zamana inancım yok. Mesela bir kadın sevdim, bin yıl sürdü. Uyku tutmayınca resim yapıyorum, hatta rüyalarımda da resim yapıyorum. Bazen çoğaldığımı hissediyorum tüm bu tablolarla bazen un ufak oluyorum. İşte bu yüzden ‘Azalarak Birikiyor’ koydum buranın adını.”

Böyle anlarda hemen kaçmak gerekir. Kaçmak gerekir ki büyü bozulmasın. Kaçmak gerekir ki ruh ve akıl orada baki kalsın.

Kapıya doğru yol almazdan evvel, “Siz de az şair değilsiniz!” dedim.

“Toparlanın,” dedi.

“Gitmiyoruz!” dedim.

Dışarı çıktığımda ışıklar tamamen sönmüştü fakat yağmur karanlıkla beraber yağmaya devam ediyordu. İnsanın da arka sokaklarında değil midir hep sakladıkları? Yaşıyorum dedim. Ve yaşıyor hâlâ “yeraltı adamları”.

Sema Vatansever
KAFKAOKUR Dergisi, Mart 2019
2010 · KAFKAOKUR