Konformist

çizim: zülal öztürk
Gecenin bu vaktinde ya da sabahın körü saatte uyanmaya alışkın değilim. Susamadım, tuvaletim de gelmedi. Sırtım sırılsıklam, terlemişim. Hasta olup da bir gün dahi vaktimi boşa harcamam mümkün değil, söz konusu bile olamaz! Zamanını, ilgilerini ve becerilerini, demek akıllarını esip geçici birtakım meraklara harcayan insanlar tanıdım. Her birini tek tek sevdim ve ne yapsalar bir türlü içini dolduramadıkları boşluk sancılarını onların şu "boş vakitlerimde filanca şeyi yapmaktan hoşlanırım" dedikleri gereksiz uğraşlarına yordum. "İçimde bir boşluk var Aydın…" derdi mesela Sevgi, bir gün yine beni çileden çıkaran hâllerinden birindeyken aniden, "Senelerdir düşünür dururum da adım atmadım Aydın, piyano çalmak istiyorum!" dedi. Kent onu yoruyormuş iş onu bunaltıyormuş okul yılları ne kadar güzelmiş değerini bilememiş. Evleneceğiz Sevgi dedim, bu da bir şeydi fakat evlilik onun için boş zamanlarında yapmak isteyeceği dolu bir uğraş değildi. Hayatının değişim evrelerinde sancılar çeken biriydi ve hepsi buydu ve fakat o bunun farkında değildi. Boş vakit diye bir şey olamazdı nihayetinde, insan amaçlarını uykusunda dahi unutmamalı. Aklı ve iradesi yerinden oynamamalı. Sanatçı olacak yaşı geçtik Sevgi, bizler zanaatımızı hayatı kazanmak yönünde icra ediyoruz Sevgi. Ne yapıyoruz, sabahları sorgusuz kalkıyoruz, işlerimize gidiyoruz, hedeflerimizi unutmuyoruz, büro hiyerarşiye dikkat ediyor, saygı duyuyor, saygı görüyoruz… Hafta sonları ise bizim, kısmet olursa da bir gün ailemizin. Söylediklerim karşısında Sevgi'nin yüzü dehşete düşerdi ama o zaten bir korku filmi izlediğinde de sokakta sızıp kalmış bir ayyaşı gördüğünde de birilerinin anlattığı alelade dertlerde de dehşete düşer. Çocukça duygulanımlar… Birini olduğu gibi kabul etmek ve sevmek dedikleri böyle olmalı. Onun zaman zaman karışan aklını da seviyorum ve onu kabulleniyorum.

Sırtım soğudu, üşüdüm, üzerimi değiştim. Olağan şartlar altında uyanmama iki saat, büroya gitmek üzere evden çıkmama dört saat var. Sözün kısası beni boş geçmekle tehdit eden iki saatle karşı karşıyayım. Ancak bu akıl, bu irade kolay meydana gelmedi. Her dokusunda zarif dikişlerim var. Şafak sökerken aklım karışmış olmalı, bu boş tehditle vakit kaybedecek değiliz! Kalktım, salona geçtim, masama oturdum. Şafak mavisi var gökte, ışık yeterli değil. Lambayı açtım. Masa aydınlandı salon sarardı. Burası bir gün salon-salamanjeye dönüşecek. Evlenseydik de Sevgi’nin eli bir değseydi şuraya. Annem, "Canı istese yine ortalığa çeki düzen verir, ama o kumaş ne gezer onda!" diyor. Kızıyorum tabii o böyle konuştuğunda. Sevdiklerimize zaman tanımalı. Evlendiğimizde, burayı dilediğimiz eşyalarla doldurduğumuzda, hafta sonları arkadaşlarımıza davetler verdiğimizde, vakti geldiğinde ortalıkta bir çocuk gezinir olduğunda her şey rayına oturur. Ortada raydan çıkmış bir şey de yok. Sevgi’nin aklı biraz bulanık Anne, iş yoğunluğu diyelim, düğün heyecanı diyelim…

Önümde bitirmek üzere olduğum galerinin çizimleri serili. Ona şimdiye dek çizdiğim onca projeden daha fazla önem verdim. Bunun için kendime biraz içerlesem de anlayışlıyım. Tecrübeyle ustalaşmak, daha iyi, daha iyi olmak… Bir gün yine masadayım, Sevgi de evde, karşı kanepede düşünceli oturuyor. Bak Sevgi dedim, sen sanat diyordun, ben sanatçılar eserlerini sergileyecek yer bulabilsinler diye neler icat ediyorum, dedim. Komik gelmiştim kendime ve güldüm. Onu da eğlendirmek istemiştim. Sevgi ise alındı, soğuk soğuk baktı yüzüme. "İcat denmez ona olsa olsa ezber denir!" dedi. Çok sinirlendim, yine de ses etmedim. Sonuçta umulmadık bir durum karşısında bağırıvermek ya da öfkeyle konuşmak zekâ pırıltısında bir eksiğe işaret değil midir? Nesi var ki bir icadın, dedim, ayrıca emeğimi boş göremezsin, diye ekledim. Omuz silkti, penceredeki düşüncelerine bakmaya devam etti. Belli ki konuşunca pek tadı olmayacaktı, madem konuşmayacaktı, neden gelmişti? Sessiz ve tedirgin varlığıyla boşluğu ve eksikliği burnuma mı dayıyordu? Bu bir ustalık meselesiydi ve bilinçli, planlı yapmadığına emindim. Önümde serili koca kâğıtları bırakmış onu izliyordum. Gözleri dikkatle bakıyordu pencereye veya dışarıya, kaşları ise çatıktı. Sanki orada, birtakım düşüncelerin soğuk, esas gerçeklerini izliyor gibiydi. Yüzü bana döndü, aynı ağırlık devam ediyordu. Şaşırmış ya da korkmuştum, sonra konuşmadı, içeri gitti. Bir süre ses gelmeyince uyuduğunu düşündüm. Bakmak istemiyordum ama gittim. Odanın eşiğinde durdum. Sırtı dönüktü ve sessizdi; insan, zaman zaman, anne veya babasını onlar uyurken seyrettiğinde öldü mü acaba diye nasıl korkarsa öyle, sessizdi. Odaya girmedim, masaya döndüm. Mesleğinde başarılı, örnek aldığım bazı tarihsel meslektaşlarımı düşündüm. Ayrıca bürodaki üstleri de gözümün önüne getirdim. Hepsinin de göze hoş gelen bir aile hayatı vardı. Zihinsel üretimin yanında bir aileyle tekrar filizlenmek fevkalade önemliydi. O üstleri beğenirim beğenmem fakat nihayetinde bir gün ben de onlardan birinin yerinde olmak istiyordum. Bunun için de bilgimi ve yeteneğimi tüm yönleriyle, çalışkanca ortaya koyuyordum. Başka bir yandan, aile olma arifesinde Sevgi'den yana şüpheler yaşıyordum. Benliğim onun yüzünde, ifadesinde gördüğüm gibi sığ ve yetersiz olamazdı…

Geriye yaslandım. Sanki bir kez daha uyandım. Kendi kendime konuşmalar beni kurutmuştu. Mutfağa gidip su içtim, masaya döndüm. Kâğıtlarda çizili modeller hareket etmeye başladı, gözümün önününde, öylece salınıyorlardı. Annem, "Yeterince zengin, yeterince güzel, yeterince akıllı kadın bulmak zor sizin zamanda…" dedi bir gün. Bunu biz evlenmeye karar verdikten sonra söyledi. "Bir de bana baksana…" dedi, "dedenden kalanların dağılıp saçılmasını engelledim, hepsini elimde tutmayı bildim, sonra da babanı aldım… Başta istemez göründü ama ben ona sonra yapacağı da bildim. Bak ne rahat, ne bollukla büyüttük seni. Hayat karşısında müşkülpesent durana, kendini yedirene hayret ederim hep!" Sözlerini bitirirken yüzünde, son cümlelerini Sevgi'ye atfeden bir alaycılık vardı. Sesimi çıkaramadım. Hayır, çaresizlik değildi. Meselelerin esaslarını olması gerektiği gibi ortaya koyan biri Nergis Hanım; değerlendirmesini yaptığı birtakım sonuçlar, onun yorum kabiliyetindeki çekime dayanamaz, sebepleri önüne serer. "Hiçbir zaman ilgini yeterince çekemeyecek. Günü geldiğinde de gözleri sende bulamadığı ilgiyi dışarıda arayacak…" Korkuyordum, koca çocukluğum boyunca olduğu gibi. Bir gece nedenini hatırlamadığım bir korkuyla yatağımdan çıktım, yatak odasına yürüdüm. Kapıyı araladım. Anne ve babam gölge gibi karanlıktılar, sanki havada salınıyorlardı ve uyumuyorlardı… Annemin ince, kesik çığlığını duyunca odama kaçtım. Kendimi yorganın altına gizledim. Nefes nefeseydim. Koridordan ayak sesleri yaklaşmaya başladı. Kapımın eşiğinde bir gıcırtı duyuldu, ayak sesleri kesildi. Başımı yorganın altından yavaşça çıkardım. Annem üzerinde yerlere kadar uzanan geceliğiyle eşikten bana bakıyordu. Yüzü belli değildi, yaklaştı. Başucuma kadar eğildi. "Tüm ışıklar söndüğünde bir daha odandan çıkarsan seni koridorda sapık bekliyor olacak. Adımını attığında seni kesecek…" dedi, saçlarıma dokunup gitti. O gecenin hep bir rüya olduğunu düşündüm. Aklımın başıma geldiği yaşa kadar da geceleri odamdan çıkmadım. Seneler sonra bir gün Fikret'le okuldan sonra film seyredecektik. Eve geldik, DVD'yi taktık. O gün, Sapık'la tanıştım. Sahnede onu ilk gördüğüm an soluğum kesildi. Karnımda ve bacaklarımda kasılmalar başladı. Fikret korkuyla üzerime atıldı, beni sarsarak yerimden kaldırdı. Banyoya koştum, klozete yetişip istifra ettim. Hatırladığım kadar sürede tüm çocukluğumu birlikte geçirdiğim sapığı birden karşımda görmek değildi beni tek hasta eden, ayrıca onun yıllarca, tam da aklımda canlandırdığım gibi görünüyor olmasıydı. Başka bir zaman, ısrarlarımla filmi yeniden seyrettik; bittiğinde, içimde Sapık'tan yana bir korku kalmamıştı. Nergis Hanım olacakları kestirerek önce aklıma bu korkunç yaratığı koymuş, minicik iradem beni geceleri odamda tutmuş, sonra nasıl olsa bir gün büyüdüğümde filmi göreceğimi, vakti geldiğinde sapıkla sahnede karşılaşınca onun gerçek olmadığını anlayacağımı bilmişti. Artık o yaratığa bakmak beni sadece güldürüyordu. Bir takım kurallara nasıl uymam gerektiğini, o kurallar nihayete erip geride kalınca da onları nasıl aşacağımı bana öğretmişti. Tek bir gecede, iki cümleyle… Ondan yalnızca korkmuyor, ona hayranlık duyuyorum…

Saate baktım. Yatak odamdaki radyo, alarm niyetine şarkı söylemeye başladı. Uyanma vakti… Kalkmadım susturmaya. Galeriyi nasıl bitireceğim? Proje sorumlularının onay vermediği kısımlar iki kez uzatma süresi almama mâl oldu. Onlardan daha az tecrübeyle daha iyi olmamı kaldıramıyorlar, başka açıklaması olamaz! Vay efendim kimi kısımlar labirent gibiymiş koridorlar fazla uzunmuş hangi salonu hangisine bağlıyor belli değilmiş… Hepsi haset! Fena mı efendim, sergileri gezenler sanatın içinde kaybolsunlar çıkmak istesinler de çıkamasınlar eserlerin gardiyana dönüşmelerine şahit olsunlar! "Uygun değil Aydıncım her tasarım emsal teşkil etmeli Aydınım esinler nerede atıflar nerede!"

Masadan kalkıp pencereye yürüdüm. Bu mideyle kahve içemeyeceğim. Tülleri araladım. İyiden iyiye aydınlanan gün içeri sızdı. Başımı cama yasladım. Islak caddeler sokak lambalarının son ışıklarını, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan insanların ilk gölgelerini yansıtıyordu. Herkes işe gidiyor… Aklının ve emeğinin karşılığını almakla uğraşıyor. Bu ikisi bir arada olmadan olmaz. Sözüm ona emeğinin karşılığını alamamaktan şikâyet edenler var, bizim büroda da var, her yerde var. Fakat bilmiyorlar ki emekle birlikte aklı da doruk seviyede kullanmak gerekir. İyi ve başarılı yaşamlar için başka yol mümkün değildir! Gerisi sızlanmak ve kendini yemekten öteye geçemez.

Şu galeriyi nasıl bitireceğim? Emeğimle bir alıp veremediğim yok. O hâlde münakaşam aklımla, onu üst düzey kullanmamı engelleyen ipsiz sapsız detaylarla… Onlardan kaçmanın bir manası yok, nihayetinde sebep-sonuç ilişkisinin çözümlemelerinden kim kurtulabilmiş şu zamana kadar! Annem, "Aydın, oğlum, gel ben sana başka birini önereyim." dedi, çok olmadı, daha iki gün önce. "Ben hiç olumlu görmüyorum onunla geleceğini. Sen bakma onun şimdiki bozuk duygu durumlarına, o kendini elbet muvaffak eder. Senin sırtına basar da yapar bunu, olan sana olur. Sözlerime kulak ver!" dedi. İçim oynadı yerinden, sakin olmaya çalıştım. "Nasıl olur anne, sözler verildi, tarihler konuldu, aramızda yılların ilişkisi var, nasıl olur!" İhtiyatı kendinden menkul bir eminlik, ses tonu ve ağır ifadesiyle, “Sonuçların neler olacağını ve hepsinin kolaylıkla geride bırakılabileceğini bilerek konuşuyorum seninle! Seni geleceğin karanlığından çekip almaya çalışırken köşeye sıkışmış bir çocuk gibi davranma, odandan çıkamadığın geceler geride kaldı artık! Sana önereceğim bu hanım kız birçok yönüyle artılar aldı benden. Tabii her yönüyle değil, ancak Sevgi’yi hayli hayli aşar!” Anlattıklarına kulak verdim. Son derece ilgi çekici birinden bahsediyordu. "Hatta…" dedi bildik alaycı gülümsemesiyle, "…mesleğinde seni katlar da önüne koyar! Bu yönüyle seni de daha iyi olmaya iter. Fena mı olur!" Evimde bin bir türlü derdiyle uğraşacağım biri mi yoksa beni kendiyle birlikte yukarı çekecek bir eş mi… Hangisinin akla yatkın olduğu ortadaydı. Sevmek, âşık olmak birer yanılsama olabilir mi? Sevgi ve sadakat her şeyin başında mı sahnede görünür yoksa bunlar ancak sağlıklı, kitabına uygun ilişkilerde, sorumluluklar atlanmadan yerine getirilirse mutlu olabilecek ailelerde mi zamanla baş gösterir? Bunları anneme soramazdım. Bana kendimi koridorlarımda kaybettiren sızlanmalar annem için kısacık bir cümleyle çözülüverirdi. "Yoksa sen bunalımda mısın Aydın?" Ardını izleyen yüksek perde gülümseme… "Onu da seversin oğlum, zamanla âşık da olursun. Aşk hakkında şairane ahkâmlar kesenlere aldanma, insan isterse âşık da olur!" Birini apar topar bırakıp gidivermenin vicdanı ne olacak anne? "Geçer oğlum, geçer… Sonra bir de bakar ki unutuvermiş seni. Hem nerden biliyorsun, belki de seni bırakacak cesareti yoktur. Pişmandır da ne yapacağını bilemiyordur şimdi. Tanımaz mıyım sanırsın! Ona bakınca evlenecek olmanın heyecanıyla uçuşan bir kelebek mi yoksa ne yapacağım ben diye kendini kemiren cılız bir tavşan mı görüyorsun? Hangisini görürsen gör, ikisinin de ömrü uzun değil!"

Başım döndü. Pencereden ayrıldım, kanepeye uzandım. Gözümün önünde Sevgi’nin beni mahkûm eden yüzü ve annemin benim için çizdiği gelecek temsilleri uçuşuyordu. Bugün işe gitmeyeyim, dedim. Bazen işe gitmemek de toplumsala dâhildir. Her şeyi kitabına uydurmak bir, "Bugün rahatsızım efendim, işe gelemeyeceğim, mazur görünüz" yalanı kadar uzaktadır. Gözlerimi kapadım. Avuçlarımı kulaklarıma dayadım. Dilimi susturdum.

Yankı Vural
KAFKAOKUR Dergisi, Eylül 2019
2010 · KAFKAOKUR