çizim: zülal öztürk

Bir, iki, üç, dört...

Sayılar birbirinin üzerine inşa ediliyordu, varoluşsal temelin üzerine zamanla birlikte katlar çıkılıyordu.

Beş, altı, yedi... İnsan yükseliyordu. Sekiz, dokuz, on...

Güneşin doğup battığı her günde mevcudiyeti kuvvetlenen insanların arasında, bir gün yok olacağının bilincinde veya bilinçsizliğinde olarak yükseliyordu hem de.

On bir, on iki, on üç...

Büyümenin kramplarını hissediyordu, ruhunda birtakım sancılar baş gösteriyordu ama yine de yükseliyordu. On dört, on beş, on altı, on yedi... Tıpkı binalar gibi, gökdelenler gibi. Çok küçükken, yaşım beş bile değilken insanları binalarla özdeşleştirmiştim, kısacık boyumla yetişkinlerin arasında gezinirken kendimi sokak aralarında gezinir gibi hissetmiştim. Bu yüzden her insanın bir bina olduğu düşüncesi çocukluğumda filizlenen, ben büyüdükçe de gelişen bir metafordu. Mesela ilkokul yıllarımda dimağıma eklenen kroki sözcüğünü, hayatımdaki binaların krokisini çizmek için kullanıyor olmamı, büyümenin bir getirisi olarak değerlendiriyordum ancak bu durumun sadece büyümekle alakalı olmadığının da farkındaydım. Kaynağı biraz da zihin yapımın garipliği ve gözlerimdi. Çünkü uzunca bir süreden beri etrafa gerçekte sahip olduğum gözlerle değil, zihnimin gözleriyle bakıyordum. Bu sebeple hiçbir şeyi olduğu gibi görmüyordum; gerçek boyutlar, şekiller, renkler çizilmiyordu gözlerime.

Babamı, elli katlı bir bina olarak görüyordum. Yaşının adamı olduğu açıkça belliydi çünkü ne beşinci ne de otuzuncu katında ışık yanıyordu, sadece şu anda yaşadığı kattan huzurlu bir ışık etrafa doğru saçılıyordu. Ancak anneme baktığımda gördüğüm daha farklı ve hüzünlü bir durumdu. Kırk altı yaşında olmasına rağmen hâlâ yedinci katında ışık yanıyordu, yaşayamadığı çocukluğun temsiliydi o ışık ve hiçbir zaman sönmeyecekti. Yedi yaşındayken yaşayamadıklarını sonraki yaşlarında bulmaya çalışsa da aynı çocuksuluğu, heyecanı ve duyguyu bulamayışıyla hırpalanacaktı. Bütün ömrü tek bir zaman diliminde yaşayamadıklarını aramakla geçecekti. Çünkü insan daima yaşayamadıklarının peşine düşen bir varlıktı, eksikliklerinin çetelesini tutardı.

Binalarla özdeşleştirdiğim insanların temellerinde ve o temellerin üzerine çıkılan katlarda oluşan eksiklik onların sarsılmasına ve çok kısa sürede çökmesine neden oluyordu. Onlar bir sonraki yaşlarına yaşayamamışlıklarının pişmanlığıyla ulaşıyor, bir önceki katlarında yanan hüzünlü ışıklar bırakıyorlardı. Belki de hayatımdaki binaların krokisini çizdiğim kâğıtta silinmelerin ve kaybolmaların başlaması bu yüzdendi. Uyandığım her yeni günde bir bina kaybolmuş oluyordu. Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşımın binası kaybolmuştu. Bugün de annemin binası... Çökmüştü, yıkılmıştı; kaybolmuştu, silinmişti. O, hüzünlü ışıkla birlikte gitmişti.

Masanın üzerindeki beyaz kâğıda çizdiğim krokiye bakarken gördüğüm boşluklar çoğalmaya başlamış, benim binamın etrafını yalnızlık sarmaya başlamıştı. Uzun zamandır başka binalarda yanan hüzünlü ışıklar, benim on yedinci katımda da yanmaya başlamıştı. Ve bu ışık öylesine güçlüydü ki diğer bütün yaşlarımı kör bir karanlığa boyuyordu. Bu karanlığa dayanamayıp kendimi on yedinci kattan aşağı doğru bırakıyordum. Çöküyordum, yıkılıyordum, siliniyordum, kayboluyordum. Ancak diğer binaların aksine benim kayboluşum kasıtlıydı; yaşayamadıklarımın pişmanlığından değil de yaşamak istemeyişimdendi.


Reyhan Özçelik
KAFKAOKUR Dergisi, Şubat 2019 

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

2010 · KAFKAOKUR