çizim: ceyda kurteş

Uykum kaçtı. Gelen bütün mesajları okudum, mail kutumu birkaç kere kontrol ettim. Facebook ve Instagram akışları birkaç dakikadır aynı. Saat epey geç oldu. Son olarak günün popüler uygulamalarına bakmak üzere uygulama dükkânına girdim. Mükemmel selfieler için, mükemmel karın kasları için, daha iyi sosyalleşmek için bir dizi uygulamanın ve en eğlenceli olduğu iddia edilen oyunların arasında gezinirken gözüme, yaratıcısı anonim bir uygulama çarptı. İncelemeye başladım. Hiç beğeni ya da yorum yapılmamıştı. Ücretsiz olduğu için indirip denemeye karar verdim.

Hani eskiden, gazetelerde geleceğe mektup yazın falan diye duyurular olurdu. Söylediğiniz tarihte, söylediğiniz adrese teslim edilmek üzere, yirmi ya da yirmi beş yıl sonrasına bir mektup yazıp postaya veriyordunuz. İşte bu uygulama da aynı şeyi yapıyordu, sadece biraz daha teknolojik bir şekilde. On yıl sonrasına mesaj gönderebilmenizi sağlıyordu. Uykum ve yapacak daha iyi bir işim yoktu. Üstelik kulağa eğlenceli geliyordu. Ben de on yıl sonraki kendime bir mesaj göndermeye karar verdim.

Yükleme tamamlanınca uygulamayı açtım. Birkaç kısa soruyu yanıtladıktan ve telefon numaramı girdikten sonra mesaj ara yüzü karşımdaydı. Bir süre ne yazabilirim diye düşündüm. Sonra boş verip ilk aklıma gelenleri sıraladım.

“Merhaba,”

On yıl sonraki hâlime nasıl seslenmeliydim acaba?

“Merhaba Üstat,”

Benden on yıl fazla yaşamıştı sonuçta, daha olgun ve tecrübeli olacağı kesindi.

“Bana cevap verebilecek olsaydın sana sorular sorardım. Ne yazık ki bu mümkün değil. O zaman ben sana muhtemelen hatırlamadığın şeyleri anlatayım. Hafızandan çoktan silinmiş olan küçük, günlük detayları. Belki anımsamak hoşuna gider.”

Kelimeleri arka arkaya yazıp gönderiyordum. Bir yandan da tam on yıl sonra yine böyle bir gece yarısı birdenbire gelecek olan mesajlar beni kim bilir nasıl olduğum yerde sıçratır veya uykumdan uyandırır diye düşünüyordum.

“Mesela bugün. Bugün diyete başlayalı tam bir hafta oldu. Çikolatasız bir hafta. İnanılmaz değil mi? Kahvaltıdan sonra yeni spor ayakkabılarımla yürüyüş yaptım. Bahçeye bir fıstık çamı diktim. Umarım bu mesaj sana ulaştığında büyümüş ve hayal ettiğim gibi gölgesi verandayı kaplıyor olur. Seni korkuttuysam ya da uyandırdıysam özür dilerim. Yalnız değilsen birlikte olduğun kişi ya da kişilerden de özür dilerim. İyi geceler.”

“Ha bir de, vereceğim kiloları umarım geri almamışımdır. Neyse, tekrar pardon. İyi geceler.”

Gece yarısını geçmişti. Sokaktan, bir türlü alışamadığım, köpek ulumaları geliyordu. Telefonumun alarmını kurup yatağımın başucuna koydum. Yorganın altına saklanıp uyumaya çalıştım. Bir ya da iki dakika anca geçmiş olmalıydı ki telefonum öttü. Mesaj gelmişti. Gelecekten.

Yatağımda doğruldum. Uygulamayı ciddiye aldığıma inanamayarak kendi kendime güldüm. Besbelli sırf eğlence amaçlıydı. Mesajı okudum.

“Merhaba evlat,”

Evlat?

“Beni uyandırmadın. Yaşım ilerledikçe daha çok uykusuzluk çeker oldum. İlaç falan da kullanıyorum ama işe yaramıyor. Çam ağacı verandayı gölgede bırakacak kadar büyümüştü ama geçen kış rüzgârda dalları elektrik tellerine değince alev aldı. Neredeyse evi yakacaktı. Mecburen kestim. Kilo vermeyi başaramadım. Zaten artık denemiyorum da ama sigarayı bıraktım. İyi geceler.”

Bu uygulama kesinlikle benim gibi yalnız insanlar içindi. Karşımda, oturdukları yerde yedi gün yirmi dört saat mesaj cevaplayan çalışanların olduğu bir çağrı merkezi hayal ettim.

“Ağaç için üzgünüm. Yerini değiştirsem iyi olacak.”

Bunu yazdığım anda gerçekten de verandanın hemen üstünden geçen elektrik tellerini hatırladım. Karşımdakinin bunu söylemesi tesadüf olabilir miydi? Kaç tane ev benimki gibi yüksek gerilim hattının dibinde olurdu ki? Bir test yapmaya karar verdim. Aklımdan bir sayı tuttum ve saatime baktım.

“Dokuz”

Tamam, bu iş garipleşmeye başlamıştı. Gerçekten karşımdaki on yıl sonraki ta kendim olabilir miydi?

“Ölen köpeğimin...”

“Tiger.”

“Annem...”

“Bozcaada’ya taşındı, sonra da göğüs kanserinden öldü. Şu an küçük dilini yuttun ve ne diyeceğini bilemiyorsun. Gidip yat, yarın yine konuşuruz.”

Haklıydı. Korkmuştum. Sözünü dinledim ve gidip yattım. Belki de zaten uykudayımdır, hepsi bir rüyadan ibarettir diye düşünerek uyumaya çalıştım. Öğleye doğru uyandım. Rüya görüp görmediğimi anlamak için telefonumu açtım. Uygulama hâlâ oradaydı ama ne benim gönderdiğim mesajlar ne de gelen yanıtlar gözüküyordu. Demek ki rüyaydı, ya da değildi de sadece mesajlar kaydedilmiyordu. Bunu anlamanın tek yolu vardı, ama önce daha önemli bir işi halletmeliydim. Karnım acıkmıştı. Kendime meyve ve peynirden oluşan bir kahvaltı hazırlamayı düşündüm, sonra boş verip yolda simit fırınına uğramak üzere yürüyüşe çıktım.

Evim sahile yakın değildi. Ama sahile kadar bol ağaçlı sakin bir yol uzanıyordu. Birkaç sabahtır, o yoldan yürüyerek gidip gelmeye başlamıştım. Çam ağacını da yol üzerinde fide satan köylülerden almıştım. Bol fıstık veren cinsten olduğunu söylemişlerdi. Dönüşte, bir gün önce diktiğim fideye gözüm takıldı. Sulamak lazımdı. Ama önce yerini değiştirmeye karar verdim. Yarım saat kadar uğraşıp onu şimdiki yerinden bahçenin köşesine, tellerden uzağa taşıdım. Böylece içim daha rahat olacaktı. Olmadı. Yani içim. Tuhaf bir huzursuzluk hâlâ göğsümün altında bir yerlerde geziniyordu. İçeri girip kahve hazırladım. Demlenmesini beklerken şu rüya meselesine açıklık getirmeye karar verdim.

“Ağacın yerini değiştirdim, artık başına bela olmayacak.”

Yanıt çok gecikmedi. “Neden bahsettiğini anlamadım ama başımın belaya girmeyecek olmasına sevindim.”

Ona bir açıklama yapmakla uygulamayı silmek arasında gidip geldim.

“Şu anda bana bir açıklama yapmakla uygulamayı silmek arasında tereddüt yaşıyorsun. İstersen ben sana açıklayayım: Muhtemelen bu ilk konuşmamız değil ve muhtemelen sonuncusundan sonra bir şeyleri değiştirdiğin için ben önceki sohbetlerimizi hatırlamıyorum. Bunu her yaptığında yeni bir gelecek yarattığını unutma. Ve mümkünse bir daha yapma. Bir şey olacağından değil, sadece böyle söyleyince havalı oluyor.”

En azından on yıl sonra keyfimin yerinde olacağını bilmek hoşuma gitmişti.

“Aslında ilk kez dün gece mesajlaştık, sabah uyanınca rüya gördüğümü sandım. Hâlâ bunun nasıl mümkün olduğuna inanamıyorum.”

“Düzmece olduğunu düşünüyorsun. Ama değil, istersen test edebiliriz. Mesela aklından bir sayı tut ve ...”

“Gerek yok. Sadece anlamak istiyorum. Bu nasıl işliyor? Mesela bana bu yakınlarda oynanacak bir şans oyununun kazanan numaralarını vereceksin ve ben zengin mi olacağım?”

“Üzgünüm ama sakallarım hiçbir zaman beyazlamadı. Ayrıca, bir şey olacağından değil ama havalı oluyor diye söylüyorum, geçmişi değiştirmemeyi tercih ederim. Bunun dışında bana istediğini sorabilirsin.”

“Beni zengin etmeyecekse on yıl sonraki kendimle konuşuyor olmamın ne anlamı var ki?”

“Bunu bir ayna gibi düşün. Bildiğin aynalardan biraz farklı o kadar. Sana kendini beklenmedik bir açıdan gösteriyor. Sonuçta bir başkasına değil kendine mesaj yollamayı seçtin değil mi? Çünkü kendini merak ediyorsun. Olduğun kişiden memnun değilsin ve değişmek istiyorsun. Şu an dilinin ucundaki soru, bunu başarıp başaramadığın.”

“Başardım mı?”

“Kısmen. En azından sigarayı bıraktın.”

Cevabı canımı sıkmıştı, ben de onu sıkmak istiyordum ama saçmalamaktan ileriye gidemedim.

“Peki üstat, sen de şu an geleceğinle irtibatta mısın? Belki de senin zamanında bu teknoloji de ilerlemiştir, görüntülü görüşme bile yapıyorsundur ha?”

“Görüntü işini henüz çözemediler ama ses aktarılabiliyor. Ayrıca uygulama da oldukça popüler. Bana gelince, on yıl sonraki hâlime bir mesaj gönderdim,”

“Ve?”

“Yanıt alamadım.”

Harika! Şimdi canım daha da sıkılmıştı. Eğer tüm bunların düzmece olduğu ortaya çıkacak olursa uygulamayı yapanları dava etmeye karar verdim.

“Geleceği ve geçmişi değiştirmemeliyiz saçmalığını unut gitsin. Bana nasıl olduğunu anlat. Hastaysan söyle mesela, ben de şimdiden önlemini alırım ve böylece senin zamanına geldiğimde mesajıma cevap alabilirim. Bak, böyle söyleyince daha havalı oldu bence.”

“Bravo evlat, bir tek sen akıllısın zaten. Uygulamayı indirdiğim günden beri ne yapıyorum sanıyorsun? Her şeyi denedim. Kendimle sohbete başladıktan birkaç ay sonra kanser olduğumu öğrendim. Hemen tedaviye başladım, sigarayı bıraktım, doğa yürüyüşleri, organik yaşam. Erken evrede olduğu için atlattığımı söyledi doktorlar. Rahatlamıştım. Tekrar kilo almaya başladım ve ne oldu bil. Gelecekteki kendimden kanserin nüksettiği haberi geldi. Yeniden taramalara girdim ama bir şey çıkmıyordu. Uygulamadan edinilen bilgiler değişken olabileceği için doktorlar bunu veri olarak kabul etmiyorlardı, zaten önleyici tedavi diye bir şey benim zamanımda bile hâlâ yok. Her gün kendime mesaj atıp durumunu öğreniyordum. Hastalık karaciğerde ortaya çıkmış ve çok çabuk ilerlemişti. Her şey iki ay içinde olup bitti. İki ay sonunda bir gün mesajıma cevap gelmedi.”

“Yani tam olarak ne zaman öleceğini biliyorsun öyle mi?”

“Sana bu yıl dolmadan kanserle yüzleşeceğini söylüyorum, ilk aklına gelen soru bu mu?”

“Yapabileceğim hiçbir şey yok mu?”

“Yok. Uğraşma. Sağlıklı günlerinin tadını çıkar. Hatta bana da mesaj atma, unutmaya ve hayatını devam ettirmeye çalış.”

“Bahçedeki çam ağacı duruyor mu?”

“Hangi çam ağacı?”

“Ön tarafta, köşeye diktiğim.”

“Ha evet. Dikmiştim ama kurudu o. Yerini değiştirirken köküne zarar verdim herhâlde.”

“Yerini değiştirdiğimi hatırlıyorsun,”

“Evet. Gölge yapsın diye verandanın önüne dikmiştim ama büyüdüğünde dalları...”

“Tamam anladım.”

“Hoşçakal.”

İnsanın kendi kendine verdiği tavsiyeler gerçekten etkili oluyordu.

Uygulamayı telefonumdan sildim. Diyete devam etmedim ve bahçedeki çam ağacını bir daha sulamadım.


Şehnaz Erkan
KAFKAOKUR Dergisi, Temmuz 2019



Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

2010 · KAFKAOKUR