çizim: ipek kömürcü
Tarihsel, toplumsal temeller üzerine kurulan edebiyat, toplumsal olana ayna tutarak, topluma dair olguları anlamlandırmamızı sağlar. İnsan, toplumsal var oluşuna ilişkin birçok soruyu edebi eserler yoluyla ortaya koyarken bu sorular kendilerini, farklı türlerde, farklı hikâyelerde, yazarın ve okuyucunun esere ilişkin serüvenlerinde gösterir. Batı dünyasında “Aydınlanma” sonrası, modern toplumun inşa sürecinde ortaya çıkan popüler edebiyatın bir türü olarak ele alınan polisiye romanlar da modern insanın anlam dünyasına ilişkin ipuçlarını içinde taşımaktadır.

Bu yeni toplumsal düzende, bilim ve teknolojinin gelişmesi sonucu ortaya çıkan edinimler, akılsal olana, rasyonel olana büyük bir önem atfedilmesini getirmiştir. Akıl (ruh) ve beden karşıtlığı içinde akıl, birçok sorunun cevabına ulaşmada yegâne yol olarak görülmüş; rasyonel akıl yürütme toplumsal düzenin temeline yerleşmiştir. Modern toplum akılsal temellere dayanan bir hukuk sistemini inşa etmiş, suçun tanımı değişmiş, ceza pratikleri bu temelde değişim göstermiştir. Suç, rasyonel toplumsal düzenin temellerini sarsan, irrasyonel bir oluşum olarak görülmüş, bireysel patolojilere bağlanmış, ceza da bir teknisyenler ordusu tarafından uygulanır hâle gelmiştir. Bir yandan Batılı modern insan kendini birçok farklı kişiyle birlikte doğadan kopuk bir yaşam sürdüğü büyük kentlerde bulmuş, diğer yandan kent yaşamı geleneksel toplumun zincirlerinden kopuşu simgelemiştir. Kentte birçok farklı ‘yabancı’ ile karşılaşan insan, bu yabancılık deneyimi temelinde güven duygusunu sorunsallaştırmış; kişiler birincil çevrelerinin dışına çıkmış, yaşam daha çok bireysellik üzerine kurulur duruma gelmiştir. Bu bireysellik temelinde, irrasyonel olana çözüm arayan, suçun cezasız kalmamasını sağlayarak toplumsal düzeni yeniden inşa eden bir kahramanın edebiyat sahnesine çıktığı görülmektedir. Bu kahraman polisiye romanın merkezindeki dedektiftir.

Polisiye türünün ilk örneği olarak ele alınan eser Edgar Allan Poe tarafından 1841 yılında yayımlanan The Murders in the Rue Morgue’dur (Morgue Sokağı Cinayeti). Poe, türün temel özelliklerini belirleyen yazar olarak ele alınmaktadır. Polisiyenin geniş bir okuyucu kitlesi bulmasını sağlayan, Sherlock Holmes kahramanının yaratıcısı yazar Arthur Conan Doyle’ın ilk romanı A Study in Scarlet (Kızıl Soruşturma/ Dosya) ise 1887 yılında yayımlanmıştır. Türün altın çağı olarak ele alınan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde İngiltere’de yayımlanan, Agatha Christie, Dorothy Sayers gibi yazarların eserleri günümüzde klasik polisiye türünün ürünleri olarak ele alınmaktadır. Amerika’da ise 1860’lı yıllarda ortaya çıkan ve özellikle Nick Carter karakteri ile popülerlik kazanan ‘on sentlik öykü’ türünde merkezdeki dedektifin kentli İngiliz centilmenin ve kovboyun birleşiminden ortaya çıktığı görülür. ABD’de 1920’lerde ortaya çıkan "sert dedektif" (hard-boiled) alt türünde ise düşünsel mücadeleye silahın dâhil olduğu görülmektedir. Bu temelde polisiye türünün farklı coğrafyalarda farklı kültürler temelinde şekillenmesi söz konusudur.

Polisiye romanlar, kültürel anlamda farklılaşabilse de, türün klasik eserlerinin temelinde bir formülün yer aldığı görülmektedir. Tür genel anlamda bir muamma, bir bulmaca üzerine kurulur. Hikâye, çoğunlukla cinayet temelinde ortaya çıkan bir suçun işlenmesi ile başlar; merkezdeki kahraman birey -polis, dedektif- akılsal çözümleme yoluyla, bu suçu işleyebilecek şüpheliler üzerine bir soruşturma yürütür. Okuyucunun da bu temelde soruşturma sürecinin bir parçası olması, kahraman ile özdeşim kurması ve ipuçları temelinde zihinsel bir sorgulama gerçekleştirmesi söz konusudur. Kurgu, okuyucunun gerçek suçluyu, romanın kahramanından önce bulmasını engelleyecek şekilde oluşturulur. Hikâye, bir nevi hayatın tekdüzeliğinden kurtuluş niteliğinde okuyucuya, kendi güvenli ortamında bir gerilim yaşama ve hikâyenin çözüme ulaşması ile de rahatlama fırsatı sağlar.

Olay örgüsü bir neden sonuç ilişkisi temelinde tersten başlamakta, öncelikle sonuç verilmekte, sonrasında nedenler ele alınmaktadır. Burada önemli bir nokta, sonuç dediğimiz cinayetin kim tarafından neden işlendiği üzerinde durulmasıdır. Kurbanın hikâyede, sadece bir inceleme nesnesi olarak ele alınması ve ikincil bir konumda yer alması söz konusudur. Cinayet, hırs, kıskançlık, intikam gibi temel duygusal nedenlere indirgenirken suç, bir anlamda toplumsal temellerinden yalıtılmakta, suçlunun bulunması süreci merkeze alınmaktadır. Suçlunun bulunması, toplumsal düzenin yeniden kurulması anlamına gelmekte, düzen ise sorgulama dışında bırakılmaktadır.

Kahraman genellikle, toplumdan kopuk bir konumda yer alır, gözlem ve ampirik bilginin ışığında rasyonel bir akıl yürütme gerçekleştirir. Burada, herkesin cinayet işleyebileceği ve toplumun rasyonel temellerini sarsabileceği düşüncesi temelinde bireyin, toplumsal bağlarından kurtularak güven duygusunu göz ardı ederek daha doğru kararlar vereceği fikri verilmektedir. Akılsal mücadelenin cevap bulamadığı varoluşa ilişkin temel bir sorgulama ise polisiye romanlarda şekil değiştirir. Ölüm polisiye romanlarda açıklanabilir bir şeydir. Sonucunda ortaya çıkan trajedi ve yıkıma dair sorgulamalar yerine, nedenleri araştırılan ölüm, anlaşılabilir bir durummuşçasına ‘evcilleştirilir’.

Bilim ve aklın yükselişi temelinde ortaya çıkan yeni kent toplumunda bireyin varoluş sorunu; rasyonel düşüncenin üstünlüğü, kahraman bireyin toplumsal düzenin kurulmasındaki rolü ve evcilleştirilmiş ölüm tezahürleriyle polisiye romanın temellerini oluşturmaktadır. Toplumsal anlamda sembolik kötülük polisiye romanlarda her zaman cezalandırılır. Bu çerçevede polisiye hikâyenin ‘akıl-beden’, ‘iyi-kötü’, ‘doğru-yanlış’, ‘kahraman-suçlu’ ve ‘erkek-kadın’ şeklindeki temel ikilikler/karşıtlıklar üzerine kurulduğu görülür. Bu karşıtlıkların tümü polisiye romanın merkezindeki cinsiyetçi kurguda birleşmektedir.

Polisiye Romanlarda Cinsiyetçilik
Kadınlık ve erkeklik birçok toplumsal alanda kurgulanan kimliklerdir. Biyolojik ayrımların ötesinde kişiler, kadın ve erkek olmayı öğrenirler. Simone de Beauvoir “Kadın doğulmaz, kadın olunur,” derken toplumsal cinsiyetin bir inşa süreci sonucunda edinildiğine işaret etmektedir. Bu çerçevede, kadınlık ve erkekliğe dair özellikler toplumsal olarak belirlenmektedir. Batı toplumunun edebi ürünü olan klasik polisiye romanlar, toplumsal düzenin yeniden inşa edildiği cinsiyetçi bir tür olarak ele alınmaktadır. Feminist edebiyat eleştirisi, polisiye romanları bu anlamda eril bir yazın olarak ele alır.

Kadının doğaya, bedene indirgendiği, erkeğin ise aklın temsilcisi konumunda olduğu bir cinsiyet kurgusu üzerinden polisiye romanlarda genel anlamda kurban bedeni, edilgenliği ile kadınlığı sembolize ederken dedektif konumu, akılsal mücadele ve toplumsal düzenin yeniden kurulmasını sağlarken etkin konumdaki erkekliği temsil eder. Türe içkin cinsiyetçi kurgu, biyolojik cinsiyetten bağımsız bir şekilde gerçekleşir. Örnek olarak Sherlock Holmes ve yardımcısı Watson ele alındığında, Watson cinayete ilişkin detaylarda kaybolurken Sherlock Holmes’un bu detayları birer ipucu olarak değerlendirebilmekte olduğu görülür. Bu, merkezdeki kahraman olan Holmes’un erkekliği, Watson’ın ise kadınlık konumunu temsil ettiğini göstermektedir.

Dedektifin kadın olması durumunda ise ‘kadınsılığın’ geri planda bırakılması kurgunun temelinde yer alır. Türün ‘altın çağı’ olarak ele alınan döneminin yazarlarından Agatha Christie’nin dedektifi Miss Marple ve Gladys Mitchell’in dedektifi Mrs. Beatrice Bradley yaşlı kadın dedektifler iken bu romanlarda cinayet kurbanları çekici genç kadınlardır. Burada kadının, rasyonel çıkarımlar yapması, bilge konumuna geçmesinin ancak yaşlanması ve fiziksel anlamda kadınsı özelliklerini geride bırakması ile mümkün olması söz konusudur. Çekici kadın ise temelde ‘erkeği’ akıl yolundan çıkaran özellikleri ile kurban konumunda yer almaktadır. Günümüze gelirken klasik polisiye türünün temel özelliklerini taşıyan eserlerde kadın dedektifler daha fazla yer bulmaktadır fakat türün temelindeki cinsiyetçi kurgunun bu eserlere de taşındığı görülmektedir.

Klasik polisiye türünde, kahraman dedektifin toplumdan soyutlanmış bir karakter olarak kurgulanması söz konusu iken kadın dedektifler toplumun içinden karakterler olarak çizilmektedir. Burada kadın, ancak toplumsal konumu üzerinden bilgiye erişebilen bir varlık, erkek ise tam anlamıyla bir birey, toplumun üstüne çıkabilen salt ‘akıl’ olarak kurgulanmaktadır. Günümüzün popüler ürünlerinden Janet Evanovich’in kahramanı ödül avcısı Stephanie Plum bu çizgide bir karakterdir. Ailesi ile birlikte yaşayan Plum’ın sosyal bağlantıları yoluyla birçok ipucunu elde ettiği ayrıca kilo verememek, yemek yapamamak gibi sorunlarını sıklıkla dile getirdiği görülür. Burada ‘kadınsı’ denilebilecek bir kahraman kurgusunun söz konusu olduğu belirtilse de, bu kadının kendine güven konusunda yaşadığı sorunların ev içi rolleri ve fiziksel görünümüne dair kaygıları temelinde gerçekleşmesi söz konusudur.

Kadın dedektifler söz konusu olduğunda, merkezdeki kahraman daha kırılgan bir temelde kurgulanmaktadır. Örnek olarak Thomas Harris’in romanı Silence of the Lambs (Kuzuların Sessizliği) ve Patricia Cornwell’in romanı Postmortem’de (Otopsi) kadın olan dedektifler katilin ulaşmaya çalıştığı nihai hedeflerdir. Erkek olan katil bir anlamda kurgu düzeyinde kendisine rakip olan kadını hedef almaktadır. Postmortem (2010) romanında katilin işlediği cinayetlerin nedenini anlamaya çalışan dedektifler şöyle bir akıl yürütmeye gitmektedirler:

“Neden o diye sordum. Dünyadaki bir sürü kadın içinden neden o? Görüntüsünden dolayı mı?” Hâlâ düşünüyordu. “Belki. Ama belki de tavırlarından dolayıdır. O çalışan bir kadın. Gayet güzel bir evi, yani iyi bir kazancı var. Bazen kariyer kadınları kibirli oluyor. Belki bana olan davranışlarından hoşlanmamışımdır. Belki erkekliğime saldırı olarak görmüşümdür.”

Cinayetin nedenlerine ilişkin sorgulama belirli bir kadınlık ve erkeklik anlayışı temelinde şekillenmektedir.

İpuçlarını değerlendirme sürecinde, kadınların doğa, erkeklerin akıl ile özdeşleştirilmesi temeline ilişkin bir başka durum daha ortaya çıkmaktadır. Kadınların ipuçlarını değerlendirmede erkeklerden farklı bir yöntem benimsemesi söz konusudur: İçgüdü. İngiltere’de son dönemde geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmış Ian Rankin’in Dedektif Rebus serisinin romanlarından Knots and Crosses’ta (2005), Rebus kendisinden daha kıdemli bir kadın dedektif ile sevgili olur. Kadın dedektifin, Rebus’un temizlik, bulaşık gibi ev içi hizmetlerini yerine getirdiği görülürken cinayete ilişkin yaptığı bir değerlendirme şöyledir:

“Dinle John. Ben bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Buna ister kadınsal içgüdü de, ister dedektif ‘burnu’; ama beni ciddiye al.”

Kurgusal düzeyde ciddiye alınmak isteyen kadın sezgisel olana, ‘kadınsı içgüdü’ye vurgu yapmaktadır.

Klasik polisiye türünün, aklı temsil eden, kötülüğe karşı savaşan ve toplumsal düzeni yeniden inşa eden etkin bir ‘birey’ üzerine kurulduğu; bu bireyin biyolojik cinsiyetten bağımsız bir şekilde, toplumsal cinsiyet temelinde bir ‘erkek’ olduğu görülmektedir. Kadınların bu eril türün kahramanı olması, geçmişte daha çok bilge yaşlı kadın imgesi temelinde gerçekleşirken günümüzde bu kahramanın toplumdan soyutlanmış bir erkeklik konumu karşısında, toplumsal ilişkileri ve kadınsı içgüdüleri yoluyla var olduğu görülmektedir. Kariyer kadını imgesi ise katilin hedefine konularak bu kadının her an kurgusal düzlemde kurban konumuna geçebilmesi söz konusu olmaktadır. Toplumun aynası konumundaki edebiyat, modern toplumun bir yansıması niteliğindeki polisiye romanlarda bize böylesi bir cinsiyet kurgusu sunmaktadır.

Selin Atalay
KAFKAOKUR Dergisi, Eylül 2018

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

· KAFKAOKUR