çizim: rabia aydoğan

Üç. İki. Bir.

Nefesini tut.

Martin öfkesini bastırmayı bu şekilde deniyordu. Bayan Gritz’in sorduğu soru karşısında afallamıştı. “Meridyen çizgisi hangi şehirden geçer Martin?” Cevabı biliyordu, yıllar önce kurcaladığı atlasa bakarken kendi başına öğrenmişti bunu. Sorunun cevabından yüzde yüz emindi. Bayan Gritz soruyu tekrarladı, “Meridyen çizgisi Martin, hangi şehirden geçiyor? Bir önceki ders bu konuyu işlemiştik.” Bir faydası yoktu, bir önceki ders yani geçen hafta cuma günü okula gelmemişti. Sabah uyandığında saat 8’i çoktan geçmiş ve otobüsü kaçırmıştı. Onu her sabah uyandıran annesi sabaha karşı uyurken ölmüştü çünkü. Martin gözlerini ovuştura ovuştura annesinin yatak odasına doğru gitmiş ve bir terslik olduğunu anlamıştı. Garip hissetti o an. Üzülmedi, sevinmedi, ağlamadı, sızlamadı. Yalnızca çok ama çok heyecanlandı. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Güm güm güm. Ne yapabileceğini düşündü. İşaret parmağını annesinin boynuna götürüp nabzını ölçmeye çalıştı. Teni buz gibiydi, nabzı yoktu. Bir sonraki hamlesini düşündü. O an dışarıdan biri onu izliyor olsaydı, ne kadar soğukkanlı davrandığına şaşar kalırdı. Lakin kalbi öylesine şiddetli atıyordu ki. Derin bir nefes aldı, yutkundu. Komidinin üzerindeki telefonun ahizesini kaldırdı ve babasının telefonunu çevirdi.

“B.b.baba” sesi boğazında düğümlenir gibi oldu.

“Martin? Her şey yolunda mı?”

“Annem. Ölmüş.”

Martin telefonu kapattıktan sonra annesinin yanına uzanıp onun elini tuttu ve babasını beklemeye koyuldu. Tüm güzel şeyleri düşündü, mutlu anıları ve hatta kötülerini de. Gözleri doldu aniden ve bir sel gibi taştı, aktı gözyaşları. Burun deliklerinin dolduğunu hissetti ve nefes almakta öyle zorlandı ki, ağlamayı kesmek zorunda kaldı. ‘Güçlü ol Martin’ diye sayıkladı kendisine. Şimdi sınıfın ortasında, öğretmenin sorusuyla yüz yüze kalmıştı. Cevaplamak istiyordu ama bir korku içinde gittikçe büyüdü. Kalbi yine çarpmaya başladı ve hızlandı. Güm güm güm. Saniyeler içinde bu soruya milyonlarca kez cevap vermişti ama hiçbiri dilinden sökülüp sınıfta yankılanmadı: Green- wich. Bayan Gritz beklemekten vazgeçti, tam o sırada Joen yüksek ve kendine güvenen bir ses tonuyla “Greenwich’ten geçer,” dedi. Martin sese doğru döndü ve Joen’le yüz yüze geldi. Joen’in bakışlarındaki aşağılamayı okuyabiliyordu, muhtemelen Joen’in o sırada kendisine acıyarak hatta belki de tiksinerek baktığını düşündü. Yavaşça sandalyesine doğru eğildi ve oturmak istedi. Daha çok yıkılıyor gibi hissetti ve tüm sınıftan kopan bir kahkaha zinciri kulaklarında patladı. Kendisini yerde yatarken buldu. Hemen arkasında oturan Henry onun sandalyesini çekerek düşmesine sebep olmuştu. Üstelik herkes bunu komik bulmuş ve gülmüştü. Kendisini hemen toparlamak ve sandalyeye geri oturmak istedi. Bayan Gritz sınıfı susturmak için çaba harcıyordu. Tüm o şımarık, karnı tok, gözü pek, acımasız ufaklıklar hep bir ağızdan Martin’in hâline gülüyorlardı. Ama o metanetliydi. Böyle olmalıydı. Dedesinin öfke duyduğunda yaptığı şeyi yapmayı denedi. Üç. İki. Bir. Nefesini tut Martin. Sınıfın kapısı açılır açılmaz tüm öğrenciler kahkahalarını yarıda kesmek zorunda kaldı çünkü kapıdan giren okul müdürü Bay Smith’ti. Sınıfa sessiz olmalarını söyledi. Bayan Gritz’in yanına giderek kulağına bir şeyler fısıldadı. O sırada Bayan Gritz’in gözleri Martin’le buluştu. Bay Smith onu yanına çağırdı:

“Martin, baban seni bekliyor. İstersen eşyalarını topla ve benimle gel,” dedi.

Bay Smith’i o güne dek hiç kimse bu kadar naif bir ses tonuyla konuşurken görmemişti. Yine de sınıftaki öğrencilerde oluşan algı şuydu: Martin’in bir suç işlediği. Martin eşyalarını toparladı ve müdürle birlikte kapıdan çıktı. Babası onu koridorun sonunda bekliyordu. Ona doğru istemsizce yürüdü. Okuldan ayrılıyor olduğunu anlamıştı. Sınıftakiler onu bu şapşallığıyla ve müdürün onu alıp götürmesiyle hatırlayacaklardı. Onların gözünde Martin bir suçlu olarak kalacak ve gerçekleri hiçbir zaman öğrenmek istemeyeceklerdi. Annesinin öldüğünü bilmeyeceklerdi, böyle bir şeyi Bayan Gritz sınıfa söylemezdi, çocukların psikolojilerinin bozulmasını istemezdi. Peki ya Martin’in psikolojisi?

O, sürüdeki bir koyun gibiydi ve bir kurt onu sürekli çiğniyor gibi hissediyordu. Ayaklarını sürüyerek önce okuldan ayrıldı, ardından Westfield kasabasından. Babası onu otobüs terminaline götürdü ve cebine bir yirmilik sıkıştırdı. Dedesi onu Omaha’daki otobüs terminalinde karşılayacaktı. Nebraska’nın güneyinde Missouri nehri kıyısında derme çatma bir evde yaşıyordu. Eskiden sigortacıymış ve şimdilerde sadece birkaç ufak çiftliğin hayvanlarına bakıyormuş. Baytarlığı çocukken, babasından öğrenmiş ve hiç unutmamış. Dedesi onu terminalden aldığında bunları anlatmaya başlamıştı. Oysa Martin bunları zaten biliyordu. Tüm ince ayrıntısına kadar hem de. Onun Gigglies’lerin, Joseph’lerin ve Highwater’ların çiftliğine baktığından haberdardı. Tek sorun, dedesi Larry’nin artık yaşlanmış olması ve dolayısıyla bir çok şeyi hatırlamıyor oluşuydu. Martin bunu önemsemiyordu. Ondaki akıl herkese yeterdi. Birden neşesi yerine geldi. Sanki her şey geride kalmış gibi bir hisse kapıldı. Dedesi, annesi hakkında konuşunca bu his yerini isyana bıraktı. Çok çok derinlerde bir yerde yaşamakta olduğu acı çok tazeydi. Fakat bir adam olup bunun üstesinden gelebilimeliydi. Uzun çayırların arasından ve nehrin kenarındaki yılankavi asfalttan geçerken annesini düşündü. Onu şimdiden fazlasıyla özlüyordu. Ertesi gün dedesine onu da yanında götürmesini teklif etti. “Dede, babandan öğrendiklerini şimdi bana öğret.”

Martin kararını çoktan vermişti. Okula devam etmeyecekti çünkü okul sadece bir zaman kaybıydı. Elinin altında biriktirdiği bir sürü kitap vardı, okuduklarından birçok şey öğreniyordu ve bu öğrendiklerini kâğıt üzerinde veya sözlü yapılan bir sınavla değil, yaşamın ta kendisiyle savaşarak çözümlemek niyetindeydi. Korkusuz, cesur ve gözü açıktı. Fakat toplumda bir birey olabilecek yaşta değildi. Bununla başa çıkamazdı işte. Toplumun en ufak, aklı ermeyen çocukları bile onunla dalga geçebiliyorken bu yaşça büyük ve kendini bilmez yetişkinler arasında ezilirdi. Ufacık bir kasabanın çiftliğinde hayvanları tanımaya çalışırken ki hevesiyle dedesinin güvenini kazanmasına rağmen çiftliğin sahibi Bay Gigglies ona bakarak:

“Şimdi sen okumayacaksın öyle mi? Peh! Bu yaşta bu özgüven. Larry baksana, bu çocuğun gerçekten üstün akıllı olduğunu düşünmüyorsun öyle değil mi?” demiş ve onu küçük bir veletten başka bir şey olmamakla suçlamıştı.

“Şimdiki nesil işte, ne bekliyorsun ki?” diyordu Bay Gigglies.

Martin, Bay Gigglies’in her zaman okula devam edip bu çiftlikten ayrılmak isteyen ama babası yüzünden ve kendi gururu yüzünden bunu hayatı boyunca başaramamış, toplumda yeri olmayan ve herkesi eleştiren bir kaybeden olduğunu anlamıştı. Martin kaybetmeyi sorun etmiyordu belki ama insanların sürekli yapmak istediklerini başkaları ya da bir takım olaylar yüzünden yapamadıklarını bahane edip etrafındaki herkesi, her şeyi, hatta Tanrı’yı bile suçlamalarına bir türlü anlam veremiyordu. Ona kalsa olay çok basit görünüyordu: yapmak istediğin ne ise onu yap, hiç kimseyi dinleme. Denemekten yana bir sıkıntısı yoktu, okulu annesi istediği için denemeye devam ediyordu fakat sonucunu bildiği bir şeydi bu ve sonucunu bildiği şeyleri denemeyi hiç sevmezdi. Ne yaparsa yapsın toplum denilen vahşi hayattan beter bir ortam içinde yer edinmesine izin verilmeyecekti ve işte bu yüzden istediğini yapmakta özgürdü. Okulda kaybedeceği zamanı kitaplar okuyarak geçirecek ve kalan zamanda hayatını idame ettirecek işler öğrenecekti. Tüm ihtiyacı olan buydu. Dünyayı merak ediyordu, Afrika’da bir kabilenin yaşamını veya kutupta bir igloo evinin içinde geçen günlük telaşları. İnsanların göz açıp kapayıncaya dek geçen hayatlarını okul, kariyer ve toplumda yer bulma çabalarına harcayarak ve belki de meslek sahibi oldukları hâlde beş parasız kalarak çarçur etmelerini bir türlü idrak edemiyordu.

“Bir insan bunu neden yapar? Bizi buna zorlayan nedir?”

Sürekli bu tür sorularla kafasını meşgul ediyordu ve cevapları bazen kitaplarda, bazen de doğanın kendisinde arıyordu.

“Kaderini gerçekleştirmek arzusu nedir peki? Zaten olacak bir şeyin önüne geçemezsin ki.”

Ölüm bazen yaşlanmayı gerektirmiyor, bu yüzden her an ölebilir korkusuyla yaşıyordu Martin. İçinde bulunduğu andan başka hiçbir şeye sahip olamayacağını çok iyi biliyordu. Keza birkaç ay sonra dedesi vefat etti. Onu küçük evin arka bahçesine gömdü. Yapayalnız kalmıştı ama özgürlüğünden bir şey kaybetmiş sayılmazdı. Dedesinin eski bir bisikleti vardı avluda. Kendisine bir çanta hazırladı ve yola koyuldu. Bu dünyaya geldiğinde tek başına olduğunu biliyordu, yıllar geçtikçe birileri ona eşlik edecek ve gideceklerdi. Herkes bir yere kadar gidebiliyordu. Martin kendisinin nereye kadar gidebileceğini merak ediyordu. Bu yüzden doğruca batıya yöneldi. Elbet yeni kasabalara uğrayacak ve orada bambaşka insanlarla karşılaşacaktı. Elbet kendini idame ettirecek işler bulacak ve bir süre sonra yoluna tekrar devam edebilecekti. Toplum her zaman onun açığını arayacak, bazen onu kıskanacak, bazen aşağılayacak, bazen de sevecekti. Her şeye hazırlıklı olmalıydı. Ölüme bile.

Ömer Jack Yılmaz
KAFKAOKUR Dergisi, Nisan 2019

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

· KAFKAOKUR