çizim: cansu akın

Kurmacanın en önemli isimlerinden biri olan Ursula K(roeber) Le Guin’in aramızdan ayrılmasının üzerinden bir yıl geçti. Bize farklı türlerde, pek çok farklı okur için çok başarılı ve etkili, irili ufaklı yapıt bıraktı. Ayrıca bize kendi hayatını ve görüşlerini açıkladığı sayısız deneme ve konuşma metni kaldı ondan. Fantastik kurgu, bilim kurgu, antropomitik kurgu, çocuklar ve gençler için kurgu, feminist kurgu, realist kurgu vs. türlerinde yazdığı için, bugünün herhangi bir okurunun Ursula’yla yolunun kesişmemesi neredeyse imkânsız, dolayısıyla herkes için bir Ursula mutlaka var. Kimisi siyasi görüşlerini, kimisi kurguladığı/ uydurduğu diyarları, kimisi kedilerini, kimisi büyülü/ büyücü gençlerini hayranlıkla karşılamıştır.

1929’da bir antropolog ve bir psikolog/ yazarın çocuğu olarak başladığı hayatında her zaman aklı başında kalmış, kendisini ve takipçilerini dönüştürmekten hiç kaçınmamış, çocukluğundan “uzaylı kocakarılığına” (veya tüm okurlarının büyükanneliğine) mütemadiyen insanlığı eline alıp evirip çevirerek sorgulamıştır. Eğitim sürecinde Latin dillerinde uzmanlaşmış. Fransa’da akademik çalışmalarını sürdürmeye memleketi ABD’den II. Dünya Savaşı sonrası koşullarında yola çıkmışken yolda tanıştığı tarihçi Charles Le Guin’e âşık olmuş, hayatlarını birleştirmişler, birlikte üç çocuk yetiştirmişler. İlk önce Portland Üniversitesinin tarih kürsüsünün önemli isimlerinden olacak eşinin kariyerine odaklanmışlar. O dönemde, meşhur bir söyleşisinde belirttiği gibi, eşinin de desteğiyle ev işlerini ve çocuklarını büyütmeyi (ilk kızı 1947’de, son olarak oğlu 1964’te doğmuş) neredeyse bir iş gibi sürdürürken geceleri tüm evcil hayhuydan artakalan vakitlerinde yazarak (bir ikinci iş) kadınların pek o güne kadar boy göstermediği bilim kurgu alanında 1962’den itibaren öykülerini, 1966’dan itibaren de kitaplarını yayımlatmaya başlamış.

Dönem, Soğuk Savaş rekabetinde uzaya gitme yarışını içeren bir dönem. Robert A. Heinlein, Isaac Asimov, Frank Herbert türü uzay emperyalizmi romanları popüler. Uzay Yolu dizisi Amerikan televizyonlarında yayımlanmaya başlamış ve Enterprise (Atılgan) uzayı keşfetmek için yola çıkmış. Ayrıca 1950'lerin ortasında yayımlanan Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi, fantastik kurguyu çeşitli ırkların ilişkileri ve çatışmaları üzerinden müthiş bir seyahat serüveni şeklinde ortaya koymuş. Bilim kurgu erkeklerin hâkim olduğu bir alanda erkeklerin fantezileri doğrultusunda dünyayı ele geçirme mücadeleleriyle doluyken bir kadın olarak önce kendisini kabul ettirmiş. Sonrasında etkisini arttırdıkça kadın fizyolojisini, bakış açısını, değerlerini yapıtlarına serpiştirerek ayrıca yıllar içinde gelişen feminist literatür ve haklar mücadelelerinden etkilenerek bu türü (ve fantastik kurguyu) dönüştürmeyi başarmış.

Burada iki yapıt öne çıkıyor: İlki 1968’de gün yüzü gören fantastik kurgusu, çocuk bir büyücü/cadı oğlanın (Harry Potter’a da esin veren) büyüme hikâyesini içeren, yıllar içinde eklenecek diğer kitaplarla fantastik edebiyatın en önemli yapıtlarından biri hâline gelecek Yerdeniz Büyücüsü. Bugün “young adult/genç yetişkin” olarak bilinen yayın alanının öncüsü yapıtlardan olan bu seri, bana kalırsa Ursula K. Le Guin’in okurlara yaptığı en önemli (feminist) katkıdır: Eril anlayışın ötesinde belki dişil denebilecek değerleri, açıkçası biraz da yazarın inandığı Taocu anlayışın “yapmadan yapmak”, “boşluğun doldurulmadan değeri” gibi prensipleri doğrultusunda, okurlarına usulcacık vermesiyle, kitapları okuyarak yetişen her okuru daha iyi bir insan hâline getirmiş, ufkunu açmış, düşüncelerinin katılaşmadan kalmasını ve olaylar, tartışmalar ve karşılaşmalarla değişebilmesini, hayatı daha derin kapsamasını sağlamıştır. Hiçbir şeyin silah olarak kullanılmaması, bir edimin bedelinin olması ve bu bedelin bizzat kişi tarafından üstlenilmesi gibi erkeklerin asla anlamaz, kabul etmez gibi göründüğü düsturları da masalsı bir yumuşaklıkta anlatan Ursula, sadece Ged’i değil, bizleri de büyütür. Bizzat feminizmin etkisiyle bu serinin dördüncü kitabı Tehanu’da, 1990 gibi geç bir tarihte, alttan alta değil, açıktan kadın hâlleri üzerine de yazmıştır.

İkincisi 1969’da yayımlanan Karanlığın Sol Eli: Ursula, belirgin bir cinsiyeti olmayan insanlarla dolu bir dünya kurgusuyla okurları ilk defa tanıştırdığı bu romanda, cinselliği kızışma dönemlerinde yaşayan, diğer dönemlerde birbirlerini farklı cinsiyetlerde görmeyen, dolayısıyla bizim dünyamızda belaya dönüşmüş toplumsal cinsiyet (gender) kavramını oluşturmamış, belki de bundan dolayı hiç savaş yapmamış ama yine de insanlığın tüm hırslarına sahip halkların arasında, dünya dışından gelmiş erkek bir elçinin yaşadıklarını ortaya koyar. Türkçede öznenin gizli olabildiği, sözcüklerin ve fiillerin cinsiyete göre çekilmediği düşünülünce ve bizim alışık olduğumuz gender’sızlık ifadelerinin İngilizce ve diğer Batı dillerinde olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, roman boyunca eril “he” kullanımına rağmen he’nin hamile kalması, hatta “bir kralın hamile kalması”, çocuk doğurması, neredeyse menstrüel döngü gerginlikleriyle karmaşık tepkiler vermesi, nihayetinde roman geliştikçe dünya dışı ana kahramanımızın (belirtmek gerekir ki bu yabancının gözlemlediği kadarıyla bu kurgusal toplumu tanıyoruz ve hem dişi hem eril, belki de erdişi olabilecek şahıslardan “he” diye bahsetmeyi o seçmiştir) bir “he”yle cinsel olmasa da yoldaşlık biçiminde aşk yaşaması okurlar açısından pek çok zihinsel sorgulamaya yol açmış, bilim kurgu tarihçesi açısından da Karanlığın Sol Eli’ni ilk feminist yapıt kılmıştır. Ursula Le Guin’in bu yapıtı o yıllarda günümüzün feminizmini de kapsayan kadınların koşullarını değiştirmek için örgütlü düşünmeye başlamasından da esinlenmiş ve sonrasında bilim kurguda açtığı yola hızlıca Doris Lessing, Margaret Atwood gibi aslında tür edebiyatı yapmayan kadın yazarlar da gelmiştir.

1970’ler başladığında popüler bilim kurgu ve fantastik kurgunun âdeta kraliçesi olarak beliren Ursula K. Le Guin, hayatının geri kalanında yazdığı öykülerin, şiirlerin, çocuk kitaplarının, romanların dışında bir de gittikçe artan oranda konuşmalarıyla, yazılarıyla, değerlendirmeleriyle bir bakıma meta-bilge bir uzaylı kocakarı hâline gelir, hem okurlar hem de yazarlar için. Biz dilimizde bu matrak büyükannenin bilgeliklerinden, (Metis’ten) Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar seçkisindeki, ama ölümünden sonra yoğunlaşan oranda yayımlanan, (İthaki’den) Dünyanın Kıyısında Dans, (Metis’ten) Zihinde Bir Dalga, (Hep Kitap’tan) Dümeni Yaratıcılığa Kırmak ve Sözcüklerdir Bütün Derdim gibi kitaplarına serpiştirilmiş yazılarını okuyarak yararlanıyoruz. Böylece hem kurgularken hem de kurgulamadan anlatırken (yazarın kendine özgü mantığıyla yorumladığı, geçen sene Metis’ten yayımlanan Lao Tzu’nun Tao Te Ching çevirisinin bize ipuçlarını verdiği “yapmadan yapma” düsturu doğrultusunda), bir bakıma feministim demesine gerek kalmadan feminizmi şekillendiren Ursula’nın hepimizi etkilemesi mümkün, yeter ki biz kendimizi onun tatlı diline bırakabilelim.

Mert Tanaydın
KAFKAOKUR Dergisi, Şubat 2019

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

· KAFKAOKUR