çizim: rabia gençer

Tüm zamanların en iyi müzik gruplarından biri olarak bilinen efsanevi klasik/saykodelik rock grubu The Doors’un şarkı sözü yazarı, solisti, aynı zamanda yönetmen kimliğiyle de bildiğimiz 27 yaşında ölen rock starlar kulübünün ilk temsilcilerinden: Jim Morrison. Her ne kadar ön plana çıkarmakta zorlanmış olsa da; bu yazıda, Morrison’ın Patti Smith ve William S. Burroughs gibi yazarlara ilham veren şair kimliğini incelemeye çalışacağım.

Şöhretinin zirvesinde olduğu dönemde de hayranlarının sözleriyle ilgilenmeyişi hep onu derinden etkiledi. Oysa 16 yaşında Nietzsche okuyarak başladığı, UCLA’deki üniversite yıllarında William Blake ve Arthur Rimbaud gibi şairlerin romantik, melankolik tavrıyla yakaladığı The End (The Doors, 1967) şarkısında görüldüğü üzere Antik Yunan tiyatrosuna kadar uzanan geniş bir yelpazeyle çok şey söyleme peşindeydi.

The Doors, her ne kadar içine doğduğu Vietnam Savaşı sonrası oluşan hippi grubunun bir parçası olarak görülse de; Morrison’ın bir röportajında hippilerden “asalak” (leeches) olarak bahsettiğini görürüz. Nitekim o jenerasyon içinde bütün grup üyeleri üniversite okumuş kimseler olan yegâne gruptu The Doors. Üstelik, hippilerin aksine daha evrensel temalara yoğunlaşmışlardı. The Byrds gibi dönemin daha progresif gruplarının müzikalitesinin izinden ilerleyerek giderken; jazz ve blues’u deneysel bir şekilde icra etmeye çalışıyorlardı. Jim’in birçok performansında yakın dönemin popüler tekniği “bilinç akışının” kullanıldığı görülüyordu. Robby Krieger’ın (gitarist) flamenko gitar geçmişi, Ray Manzarek’in (organist) klasik müzik eğitimi, John Densmore’un (davulcu) caz davuluna Morrison’ın eşsiz sözleri ve vokali eklenince; birçoklarının anlam veremeyip nefret ettiği, birçoklarının da anlayamadığı için sevdiği bir tını ortaya çıkıyordu.

Endüstri Çağı sonrası ortaya çıkan, toplumdan izole, melankolik ama aynı zamanda idealist, daha üst değerlerin varlığına ve “ulaşabilirliğine” inanan -bir anlamda Nietzschevari, bir güruhun yansıması gibi tezahür eden bir izlenim çiziyordu. Break on Through (The Doors, 1967) şarkısında hayatın absürtlüğünden uzaklaşıp yapılması gereken bu geçişe teşvik ederken birçokları tarafından sözleri garip karşılanıyordu. Ama bir rock starda olması gereken niteliklere fazlasıyla sahip olması onu bir anda müzik piyasasının en tepelerine taşıdı. Bu mevzubahis tavrı, yakaladığı şöhretle birlikte, sahnede ortaya çıkan alter egosu ve tamamiyle karmaşa halinde geçen konserler yüzünden insanlar artık müzik dinlemek yerine Vecd Tanrısı Dionisos’u görmek için konsere gelir olmuştu. Bu yüzden Morrison, zaman zaman Eric von Stroheim filmlerindeki “the man you love to hate” (nefret etmeyi sevdiğiniz adam) olarak görülüyordu.

Oysa Morrison, ergenlik yıllarında utangaç, içine kapanık ve duygusal birisiydi. Strange Days (1967) albümündeki, fırtınadan kurtulmak için denizcilerin denize attığı atların can verişini betimlediği Horse Latitudes adlı şiir bunun en güzel örneği olabilir. Öte yandan, bir benzer örnek de grubun kuruluş aşamasında yaşanır. 1965 yılında Morrison Venice Plajı’nda okuldan arkadaşı Ray Manzarek’le karşılaştığında şiir ve şarkı yazdığından bahseder. Ray, bir şarkısını okumasını ister. Morrison, ilk başta çok utanır ve şarkı söyleyemeyeceğini söylese de, Ray’in her şeyi bırakıp “grup kuralım” demesine sebep olacak şarkıyı, Moonlight Drive’ı (Strange Days, 1967), okumaya başlar. Henüz albüm aşamasına gelemedikleri ve London Fog gibi dönemin popüler mekânlarında çıktıkları dönemlerde de seyirciye sırtını dönerek şarkı söylüyordur. Belki de alkole ve uyuşturucuya bu kadar sıkı sarılmasının sebeplerinden bir tanesi de bu dürtüydü. Peki bütün bunlara ne sebep oldu? Biraz geçmişe dönelim.

Morrison’ın The End’e 1966’daki Whiskey a Go-Go konserinde grup üyelerinden habersiz eklediği Oedipal bölüm (bk. Kral Oidipus, Sofokles) -ki hem mekândan kovulmalarına hem de Elektra Records ile anlaşmalarına sebep olmuştur-bir yandan teatral olma özelliği taşırken; bir yandan kaderci bir yandan kendi hayatına yaptığı Freudyen bir yaklaşım olarak da göze çarpıyor.

Jim’in babası bir denizciydi; hatta Vietnam Savaşı’nın başlamasında da rolü büyüktü. Aile ortamındaki disiplinden, sürekli ev değiştirmekten yorulan Morrison bir türlü ayak uyduramıyordu. Özellikle çocuk yaşlarında aile seyahatleri sırasında New Mexico çölünde şahit olduğu bir araba kazası onun için travmatik bir hale gelmişti. Jim bu anıyı, bir kamyonet dolusu kızılderilinin kanlar içinde etrafa saçıldığını ve dehşet içinde kaçışan ruhlarının onun içine girip asla terk etmediği şeklinde anlatır (Dawn’s Highway, An American Prayer, 1978). Ailesi çok sonrasında bunu öğrendiğinde Jim’in olayı abarttığını düşünür. Ama birey duygusu bastırılan bir çocuğun perspektifinde kaza çok farklı bir etki bırakmıştır. Jim’in Şaman takıntısı ve bazı şarkılarında araya sıkıştırdığı “Indian, Indian, what did you die for?” serzenişleri de böylece büyür. Belki daha geniş bir perspektifte, hippilerdeki -ki onlara belki de neoromantikler de denilebilir- ve endüstri çağı romantiklerindeki oryantalist tavır görülebilir. Nitekim The Doors grubunun isim babası Morrison, bu ismi The Doors of Perception (Algı Kapıları, Aldous Huxley) kitabından alır. Kitap, William Blake’in “Eğer algının kapıları aralansaydı, her şey insana olduğu gibi görünürdü: sonsuz” alıntısıyla başlar (The Marriage of Heaven and Hell).

Jim, alkolü, uyuşturucuyu, şaman öğretisini, müziği ve şiiri birleştirerek algının kapılarını aralamak istedi çünkü Batı toplumunun absürt yaşantısı onu André Malraux’nun La Condition Humaine’ine (İnsanlık Durumu) yolluyordu. Çözümü veya tepkisi daha farklıydı elbet. Batı’nın yaşadığı varoluşsal probleme, romantikler gibi spiritüel bir çözüm sunma gayesinde gibi gözüküyordu. Fransız Yeni Dalga sinemasına ilgi duyuyor, sembolist şiirler yazıyordu. Her defasında sınırları zorluyordu ve kendi sözleriyle “sadece gerçekliğin sınırlarını test etmek” istiyordu. Tabii ki bütün romantikler gibi en büyük takıntısı ölümdü. Ölümün bütün acıları alıp götüreceğine inanıyordu. Schopenhauer gibi ölüme methiyeler düzüyordu. End of the Night (The Doors, 1967) şarkısında, William Blake’in Auguiries of Innocence şiirinden alıntı yaparak: “Some are born to sweet delight / Some are born to the endless night” şeklinde tanımlıyordu bu kederi. Acıyı, kadınları, alkolü seviyor, nostaljik bir duyguyla Elvis Presley ve Frank Sinatra’ya hayranken içinde bulunduğu müzik piyasasından memnuniyetsizliğini Rock is Dead adlı şarkısıyla dile getiriyordu. Tipik bir romantikti. Topluma karşı yaşadığı yabancılığa (People are Strange, Strange Days, 1967) kendine karşı yabancılığı da eklemişti. Waiting for the Sun (Morrison Hotel, 1970) şarkısında “hayatımda gördüğüm en garip hayat” diyordu. Garip kelimesi için “strange” sözcüğünü seçmesi bu yabancılığı pekiştiriyordu.

“Kendi kendimize eksikken; her şey eksik kalıyor.”
J. W. von Goethe

“Coşkunluk sarpa sardırır işleri,” der Statius. Morrison’ın hayatı da benzer bir dalgalanma yaşamak durumunda kalır. Waiting for the Sun (1968), The Soft Parade (1969) albümlerinde alkolizmi giderek tırmanmaya başlar ve grup dağılma aşamasına gelmek üzeredir. 1967’de New Haven, Connecticut’da verdikleri konser esnasında tutuklanmasının ardından bu kez de 1969 yılında Miami’deki konserlerinde toplamda kısa kısa çaldıkları dört şarkının ardından Morrison yarattığı kargaşa ve “kamusal alanda mastürbasyon yapıyor gibi yapmak” gibi nedenlerden tutuklanıp hapsi istenir. Schopen-hauer, belki bu durumda şöyle derdi: “Ünün ve gençliğin bir arada olması, bir ölümlü için çok fazladır. Yaşamımız öyle yoksuldur ki, bu yaşamın mülklerinin daha ekonomik dağıtılması gerekir.” Morrison ise, Rolling Stone dergisinin kendisi için kullandığı “Sürüngen Kral” metaforunu sevmiş olsa gerek, “I am the Lizard King. I can do anything” demekte bir beis görmüyordu.

Hamlet’i andıran aşamadığı bu benlik sıkıntısı onu yıkıma götürüyordu. Belki de Ophelia’ya şiir yazmış olması da bu sebeptendir. Öte yandan romantiklerdeki vague des passions (arzuların belirsizliği), melankoli, idealist, irrasyonalist düstur bunu kaçınılmaz kılıyordu. Tıpkı Goethe’nin Genç Werther’i gibi. Gérard de Nerval, melankoliyi “şeyleri” olduğu gibi görme hastalığı olarak tanımlanmıştı. Morrison’ın asıl problemi de buydu. Üstelik küçüklüğünde yaşadığı benzer bir otorite baskısını bu sefer de devletten görüyordu. Miami hadisesinin ardından Woodstock’a da çağrılmayan The Doors, son kez stüdyoya girip blues köklerine dönerek L. A. Woman (1971) albümünü kaydetti. Ardından Jim, sevgilisi Pam’in de ısrarları sonucu şiirlerine odaklanmak üzere Paris’e gitmişti. Albümün The Doors’un “geri-dönüş albümü” olduğu ve The Doors (1967) albümünden sonraki en başarılı albümleri olduğuna dair yorumlar yapıldı. Morrison geri dönüp yeni bir albüm yapmak istiyordu; ama zaten kötü olan sağlık durumu daha fazlasını kaldıramadı ve Pam, uyandığında Morrison’ın küvetteki cansız bedeniyle karşılaştı. İki sene sonra 1973’de kendisi de intihar etti. Jim Morrison, Paris’teki Edith Piaf, Oscar Wilde, Chopin, Proust gibi sanatçıların bulunduğu Père-Lachaise mezarlığına defnedildi. Oliver Stone da, ölüm için “öteki krallık” tabirinde bulunan Jim Morrison’ın hayatını anlattığı The Doors (1991) filminin finalinde A Feast of Friends (An American Prayer, 1978) şarkısını kullanarak, ölümün Morrison için bir mutlu son oluşuna işaret etmiştir. 
 
“Bir deli ile bir bilge arasındaki fark,
birincisinin tutkularına,
ikincisinin ise aklına boyun eğmesinden ibarettir.”
Deliliğe Övgü, Desiderius Erasmus

Oğuz Kaan Boğa
KAFKAOKUR Dergisi, Nisan 2018

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

· KAFKAOKUR