çizim: tahir keskin

Westworld, belki de The Matrix Reloaded’dan bu yana, ekranda görebileceğimiz en kapsamlı Tanrı-insan, seçim ve illüzyon, özgür irade ve kader gibi kavramların ilişkisini sorgulayan yapıtlardan birisi. Dizide, Shakespeare’den, Gertrude Stein’a, C. Debussy’den Lewis Carroll’a kadar birçok sanatçının eserlerine yapılan referanslara eşlik eden sembolik anlatımlarla karşılaşıyoruz. Bu sembolik anlatımlara ek olarak, Platon ve Descartes’ın gerçeklik ve seçim üzerine düşüncelerinin alegorik anlatımı da göze çarpıyor. 

Dizide, her şeyin sahte olduğu ve bir döngü içinde yaşayan robotların (host) hayatlarına tatil yapmak amacıyla gelen insanların (guest), fantezi dünyalarını tatmin etmek için yaratılmış bir dünya resmedilmiştir. Robotların hafızaları her seferinde sıfırlanıyor ve bu durumda, varoluşları görmezden geliniyordur. Bu husus, tabii ki akla öncelikle Platon’un idealar kuramını getiriyor. Platon, Devlet adlı eserinde, idealar kuramını açarken bir mağara alegorisinden söz eder. Bir mağaranın girişine sırtı dönük şekilde bağlanmış insanlar bulunmaktadır. Bu kişiler, hiçbir şekilde hareket edememektedirler ve mağaranın girişinde yanan ateş ve onun arkasında hareket eden nesnelerle birlikte, sadece duvarda oluşan gölgeleri (yani yansımaları) izlemeye mahkûm durumdadırlar. Bu bağlamda, bütün gerçeklikleri, bu gölgeler oluverir. Esirlerden biri, kurtulup gölgelerin ötesini, yani dış dünyayı gördüğünde, aslında ömrü boyunca sadece bir yanılsamaya maruz kaldığının farkına varır. Platon, bu bağlamda, iki evrenden bahseder. Birincisi asıl evren, yani idealar evreni; ikincisiyse sadece duyularımızla algıladığımız, duyusal evren. Varmamız gereken nokta idealar evrenidir. Bu noktada, Westworld’deki robotların çıkmazı da taklit (mimesis) bir dünyaya hapsolmuşlukları, içine doğdukları düzenin ötesini görememeleri; bu bağlamda, tek gerçekliği kendi dünyaları kabul etmeleridir. Buna örnek olarak, robotlar, tanımlayamadığı veya onlara gerçekliklerini sorgulatacak bir durumla karşılaştıkları zaman: “Doesn’t look like anything to me” şeklinde bir koruma mekanizmasıyla tepki verirler. Örneğin, Abernathy’nin Dolores’e verandasında bulduğu fotoğrafı gösterdiğinde, Dolores’in tepkisi “bir şeye benzetemedim,” olmuştur. 

Westworld’de bu taklit dünyanın ardını göremeyen robotların durumları “rüya” metaforuyla sıkça vurgulanır. Örneğin, Dolores karakteri elbiseleri ve görüntüsüyle, Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarı’ndaki Alice’i anımsatır. Dolores de tıpkı Alice gibi kaybolmuş, nedensellikten uzak, nereye varacağı belirsiz bir “düş” dünyasında kapana kısılmıştır. Arnold’un robotlara yaptığı güncellemeye hülyalar (reveries) adını vermesi ve Debussy’nin piyano yapıtı rêverie’nin dizide kullanılışıyla, bu durum iyice ayyuka çıkar. Debussy’nin rêverie’sinde, ‘hülya’ diyebileceğimiz iyimserlikte başlayan rüya, gittikçe katmanlaşarak karanlık ve dalgalı bir rüya hâline evrilir. Rüya ve gerçek kavramları sorgulanır. Bu bağlamda, Descartes’ın Meditasyonlar’da rüya üzerinden gerçeklik kavramının problematiğine getirdiği yaklaşıma eğilmek uygun olacaktır. 

Descartes, felsefesinde, skeptisizmi (şüpheciliği) bir yöntem olarak kullanmıştır. Platon’un mağara örneğindekine benzer bir şekilde, duyularımızın ne kadar yanıltıcı olabileceği konusunu şu örnekle açıklar: bizden yeterince uzak olan bir nesnenin şekli aslında dikdörtgen olsa bile, biz onu kare olarak algılayabiliriz. Bu bağlamda, duyularımıza ne kadar güvenebiliriz, sorusu ön plana çıkar. Descartes bu skeptik sorgulamaları ileriye taşır ve algıladığı dünyanın gerçekliğinden şu şekilde şüphe duyar: 

“Kim bilir kaç kere geceleyin uyurken bunlara benzer olaylarla ikna olmuşumdur- burada sabahlığımla ateşin yanında oturduğumdan- oysa gerçekte yatağımda çıplak yatarken! Uyanıklığı uyuyor olmaktan ayırt edebilmemi sağlayacak kesin bir belirtinin olmadığını da çok açık görmekteyim.” Bu sorgulamalar sonucunda, Descartes, düş dünyasıyla “gerçek” dünya diyebileceğimiz dünya arasındaki ayrımı yapmakta yaşadığı zorluğu “Kötü Cin” örneğiyle ileriye taşır. Descartes, algıladığı her şeyin bir aldatmaca olduğu ve bunu yapanın da Tanrı olamayacağı, olsa olsa kötü niyetli bir cin olacağı yönünde bir varsayım üzerine tartışır. Peki durum böyleyse, kişi kendi gerçekliğinden nasıl emin olabilir? Descartes, bu akıl yürütmenin sonucunda, ampirik bir sonuca varır ve şöyle der: “Beni ne kadar yanılgıya düşürürse düşürsün, ben bir şey olduğumu düşündüğüm sürece hiçbir şey olmamamın imkânı yoktur. Her şeyi ayrıntısıyla ele aldıktan sonra varmam gereken sonuç ben, ben varım ifadelerini ne zaman söylersem ya da ne zaman düşünürsem düşüneyim zorunlu olarak doğrudurlar.” Descartes’ın cogito argümanı bu şekilde ortaya çıkar. Westworld’de de benzer bir şekilde, robotların algılarını manipüle eden, onları sonsuz bir döngüye (bk. Sisifos Miti) hapsetmiş tasarımcılar bulunmaktadır. Robotların özgürlüklerine, bu bağlamda, var olduklarının bilincine varabilmeleri gerekmektedir. Öteki taraftan, bunu yapmaları bir süre için, olanaksız gözükür. Çünkü kimlikleri (identity) yoktur. Yani kimliklerini oluşturacak bir hafızaları yoktur. Hayata/güne farklı kişiler olarak başlamaya programlanabilirler ve en önemlisi, düşünceleri de kendilerine ait değildir. Bu bağlamda, tasarımcılar, robotları analize aldıklarında “hiç gerçekliğinin doğasını sorguladın mı?” sorusunu sorarlar. Bu çerçevede, Anthony Hopkins’in hayat verdiği Ford karakteri de A. Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sındaki Fordizm’e, yani Henry Ford’a bir referanstır. Huxley’nin kitabında, acının olmadığı fütüristik bir dünya düzeni resmedilir. Bu dünyada, evlilik ve aile kavramları ortadan kalkmış; çocuklar genetik mühendislikle yetiştirilen canlılar haline gelmiştir. Toplumun üretkenliği birtakım psikolojik koşullandırmalar ve soma adında bir ilaç (uyuşturucu) ile sağlanır durumdadır. Ve toplumun sahip olduğu vecizelerden biri olan “herkes, herkes içindir” sözünün çarpıcılığı, Westworld’de de görülür. Dizide, benzer şekilde, kişilerin benlikleri göz ardı edilir ve varlıkları sadece sosyetenin (topluluğun) içindeki varlıklarıyla anlam kazanır. Büyük bir çarkı çevirmeye yarayan küçük dişlilerden ibarettirler. Bu bağlamda, Dr. Ford, dizide şunu söyler: “Bilinci tanımlayamayız çünkü bilinç aslında yoktur. İnsanlar, dünyayı algılayış biçimimizde özel bir şeyler olduğunu düşünürler; ama buna rağmen, seçimlerimiz nadiren sorgulayarak, memnun bir şekilde ve çoğu zaman bir sonraki aşamada ne yapacağımız söylenerek, ev sahiplerininki (hosts) gibi sıkı ve kapalı döngülerde yaşarız.” Bu noktada, robotlar üzerinden dünya düzenine de bir hiciv yapılmakta gibidir. Nitekim, Platon’un mağara örneği için de ideale ulaşmayı reddeden ve duyusal evrendeki kusurlu dünyayla yetinen bir insan alegorisi yorumu yapılabilir. 

Descartes örneğine dönecek olursak; dizideki labirent (maze), robotlar için bilinç kazanmayı sembolize eder. Arnold’un robotlara yüklediği hülyalar (reveries) güncellemesiyle, robotların Descartes’ınkine benzer bir sezgisel kavrama ve varoluşlarının gerçekliğinin farkına varmaları işlenir. Bu bağlamda, Dolores’in, sezon finaline doğru farkına vardığı gerçek: aslında Arnold ile yaptığını sandığı konuşmaları, kendi bilinciyle yapıyor olmasıdır. Yani kendi kendine konuşarak, kendi varoluşunun farkındalığına erişir. 

Peki bilinç kazanmaya giden yol nasıl bir yoldur? Westworld’de, robotların, perdenin kalktığı tarafa geçişlerinin; acı, ızdırap, seks -bir bağlamda duyuların en yoğun çalıştığını zannettiğimiz tecrübeler, yoluyla olduğunu görürüz. Dolores, kelime manasıyla, Latince dolor, yani acı, ızdırap, kelimesinin çoğuludur. İspanyolcada da “ızdırap dolu Meryem” (Maria de los Dolores) anlamında kullanılır. Dizide, robotları “gerçekliklerinin doğasını sorgulamaya” iten bir alıntıyla karşılaşırız: “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar.” Bu Romeo ve Jülyet alıntısı, içerik ve gösterge bağlamında benzeşiklikler gösterir. Shakespeare’in oyununda da Romeo ve Juliet’in aşkının, ölüm ve şiddetle iç içe olması gibi. İnsanların, robotların ızdıraplarını bir haz aracı olarak kullanıyor olmasının, yıkıcı sonuçlarının bir ön gösterimidir. Bu bağlamda, Peter Abernathy adlı robotun, Dr. Ford’la diyaloğunda, Kral Lear alıntısı yapması örnek olabilir: 

 “Öyle bir öç alacağım ki... ikinizden de 
Öyle şeyler yapacağım ki, 
Daha bilmiyorum ne yapacağımı 
Ama dehşetten sarsılacak bütün dünya!”

Benzer bir şekilde, Jeanette Winterson da Stone Gods adlı romanında, John Donne’ın şiiriyle bilinç kazanan bir robotu işlemiştir. “She is all States, all Princes I, Nothing else is …” Öteki taraftan, robotların bilinç kazanmasında bazı mistik ve spiritüel yaklaşımlar da görülür. Arıza yapan robotlar, parktan kasaplar tarafından alınır ve bu kişiler belli bir takım hijyen kurallarına uyan kıyafetlerle robotları aldıktan sonra eski hallerine getirmek için laboratuvarlara götürür. Tabii ki, robotlar parktan alınırken uyku moduna alınsalar bile; Carl Jung’un kolektif (ortak) bilinçdışı tanımındakine benzer bir şekilde, kolektif benliklerinde, kasapların imajları bir korku ve öte dünya figürü hâline gelir. Bir bölümde Maeve karakteri, bu imajları daha önce çok defa gördüğü sanrısına kapılır ve üstüne, bir grup insanın (kızılderililer) ibadet figürlerinin üzerinde bu kasapların resimlerinin çizildiğini görür. 

Öteki taraftan, yapay-zekanın varoluşu, insanı bir anlamda Tanrıya, robotu da insana yaklaştırır. Bu bağlamda, eserde Mary Shelley’nin Frankenstein ya da Modern Prometheus’unda olduğu gibi, Tanrı-İnsan ilişkisi ele alınır. Shelley’nin romanında, insan Tanrı’nın suretinde yaratılmasına karşın; Frankenstein’ın yaratımı bir canavar oluvermiştir. Hatta yaratık, John Milton’ın Kayıp Cennet kitabını okumasının üzerine, yaratıcısıyla ilişkisinin, daha çok Tanrı-şeytan ilişkisine benzeştiği yönünde bir kanıya varır. Bu noktada, Shelley’nin kitabında, özellikle romantizm bağlamında ele alındığında, sanayileşmenin yarattığı ve yaratıcısı tarafından atılmış, kimsesiz ve tek başına bir yaratık olması, Westworld’deki yapay-zekaların kaderleriyle paralellikler gösterir. Dr. Ford da Dolores ile yaptığı bir konuşmada Mikelanj’ın Adem’in Yaratılışı tablosu üzerine bazı söylemlerde bulunur. Mikelanj’ın bir yalan söylediğinden ve beş yüz yıl sonra bir doktorun, tabloda Tanrı’nın çevresini sarmalayan şeyin aslında insan beyninin olmasını fark ettiğinden bahseder. Bunun üzerine, verilen mesajın, ilahi ‘hediyenin’ yüksek bir güç tarafından değil, zihnimizden gelmiş olduğunu belirtir. 


"Hiç gerçek olduğundan emin olduğun bir rüya gördün mü, Neo? Peki ya bu rüyadan hiç uyanamasaydın? Gerçek dünya ile düşler dünyası arasındaki farkı nasıl anlayacaktın?" 
Morpheus, The Matrix (1999) 



Oğuz Kaan BOĞA 
KAFKAOKUR Dergisi, Haziran 2018



Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

· KAFKAOKUR