çizim: otto batuhan türker

1950’li yıllar. 2. Dünya Savaşı bitmiş, Soğuk Savaş dönemi başlamış. Dünya’nın farklı yerlerinde şehirlere atom bombaları yağıyor her gece, Amerikan gençliği… Amerika’da gençlerin üzerinde gerçekten konformizm bulutu dolaşıyor o dönem. Gerek genel anlamda kaygısız yaşamak ve rahat etmek, gerek statüsünü veya ailesini korumak ya da geleceklerini garanti altına almak uğruna olup bitene gözü kapalı, otoriteye kayıtsız, şartsız ‘eyvallah’ diyen bir orta sınıf mevcut. Toplumun geri kalanının tepkisizlik hali tarih boyunca yine ve en çok dönemin us ve erdem sahibi, derin, okuryazar genç aydınlarını harekete geçirir. Zira akıl ve erdem insanoğluna sadece mırlayan oyuncak bir kedi misali kenarda mışıl mışıl uyusun diye bahşedilmemiştir. İşte tam da böyle düşünen dönemin Amerikan şair ve yazarları yeni ve özgür bir edebi akım yaratma gailesiyle New York’ta bir araya gelip post modern edebiyata hatrı sayılır bir etkiyi miras bırakacak, yanlış olana karşı olmaktan korkmayan ve kural tanımayan Beat Kuşağı’nı oluştururlar.

Her şey gibi zamanında değil de kendinden sonra değeri anlaşılacak ve çok konuşulacak kuşağın isim babası Jack Kerouac usta bir yolcudur. Yol bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık demekse eğer A noktasından hareket eden yazar için B noktası asla belli değildir, değişkendir çünkü ‘yolda olan’ her daim değişir. Belirsiz bir varış noktası ne kadar karışık gelse de bazen insanı ileriye götürebilecek tek güç o belirsizliği kucaklamak olabilir. Hiçbir yere varmak zorunda olmamak, canı o an o yöne doğru bir adım bile atmak istemiyorsa atmamak ve bunun için suçluluk gibi hislerle aslolan iç huzurunu zedelememek.

“…Biz, düşünen zihinlerimizden dolayı henüz bilmiyoruz. Zihnimizin gerçek özündeyse her şeyin sonsuza dek iyi olduğu biliniyor, sonsuza dek. Gözlerini kapa, ellerinin düşmesine ve sinirlerinin sakinleşmesine izin ver, 3 saniye için nefes almayı bırak, dünyanın ilüzyonu içinde sessizliği dinle…”

Otostopu bir yaşam biçimi haline getiren, zihinlerini Jazz müzik dinleyip şarap içerek dinginleştiren bu kuşağın mensupları ruhlarını Zen tekniklerini uygulayarak bedenleriniyse bulduklarını yiyerek ve karşı cinsle tutkuyla bir olarak doyururlar. Geriye kalan zamanlarını üretmeye yani yazmaya ayırırlar. Fiziken dışında olmayı seçtikleri durumu gözlemler ve fikirleriyle, yazılarıyla karşı durmaya, sessiz kalmamaya devam ederler. Jack Kerouac akımın adının duyulmasını sağlayan, otobiyografik sayılan kitabı Yolda (On the Road)’da Amerika’yı baştan sona dolaştığı, bazen arkadaşlarıyla birlikte bazen bir başına, başka bir hayatın peşinde ve düzenin her daim dışında yolculuğunu anlatır. Bulutları, gökyüzünü, çok sevdiği yıldızları yazar, nefes almayı, meditasyonu, şarabın tadını, saksafon sesinin ruhu gıdıklayışını yazar, arkadaşı yazar, tutkuyu yazar, kadını yazar.

Kullandığı dil ve anlattıkları ne bir zaman ne de bir yerle sınırlı kalamayacak kadar kendisi gibidir, evrensel ve zamansız.

“Otobüs garlarının zemini ülkenin her yerinde aynıdır, izmarit ve tükürük dolu, yalnız otobüs garlarında hissedilen bir hüzün verirler insana.”

Bu yolun bitiminde Kerouac 3 hafta boyunca daktilosuyla beraber bir otel odasına kapanır, kağıt değiştirmek kendisini yavaşlatır diye metrelerce uzunluğunda bir ruloyu daktiloya takar ve hiç durmadan defterine not aldığı yolculuk anları ve anılarını yazar. Yazdıkça cevap bulur bazı sorularına.

“Gökyüzü geniş, hayat kısa, hayaller sonsuzken yol özgürlüktü. Yol dostluktu, maceraydı; sonsuz olasılığın toplamı, yaşamın kaynağıydı.



Yaşam yazılacak bir şiirdi ve beklemezdi.”

Bu roman bir gün gelir İncil’den sonra en çok satan kitap olarak anılmaya başlanır. Buna rağmen Beat kuşağı bilgelik arayışı yoluna çomak sokacak şöhret ve benzeri herhangi bir engele takılmadan yolda olmaya devam eder. Bugün cümleleri en çok alıntılanan yazarlardan biri olan Kerouac 47 yaşında siroz sebebiyle Dünya’dan yola çıkar, bu defa çok daha uzak bir yere doğru… Geride bıraktığı ise her daim taze, insanın sıcaktan en bunaldığı anda yüzüne çarpan soğuk rüzgar gibi canlandırıcı, ferah bir yolda olma hissi ve isteğidir.

Unutmamak lazım; yol her zaman kilometreler demek değildir. Herkes için yol yer değişikliği anlamına gelmek zorunda bile değildir. Varmak istediğin yer aynı diye geçmen gereken yollar onunla, benimle veya Kerouac’la aynı olmak zorunda değildir. Yol belki de -şu an için- Yosemite Ormanları’nda ateş yakıp odun kokusunda meditasyon yapmak kadar uzak değil, oturduğun sandalyede kendinden başlayıp daha içerideki ben’e varmak kadar yakındır.

“Bir yola neden çıktığınızı bilmiyor olabilirsiniz.



Yolun sonunu merak etmemek gibi bir dinginliğin, sonsuza kadar yürümeye yetecek bir gücün sahibi de olabilirsiniz.

Sizi yolculuğa çeken yolun sonu değil, yolun kendi de olabilir.”

Yolun önüne çıkardıklarını görebilmek için kendini tanımalısın. Hep gördüklerinden fazlası için bakış açını, düşünce biçimini değiştirmelisin. Uyanık olmalısın olup bitene. Yaprağın rengine, sokak kedisinin bakışına, fırtınanın kopuşuna dikkat etmelisin. Neyle karşılaşacağını, duyduğunun, gördüğünün kalbinin neresine dokunacağını bilemezsin. Kendini kötü hissettiğinde bunun gerçekten neden kaynaklandığını dürüst bir şekilde içine sorabilirsin. Eğer çok dikkatli dinlersen seni sinirlendiren, hırslandıran her şeyin, hepimizin içinde olan ve kötüyle beslenen egodan kaynaklandığını duyabilirsin. O güzel olanı görmeni engeller. Tek yapman gereken bunun o an farkına varman. Bu senin iyi hissetmek isteyen ruhunun özgürlük yolu. Bu senin yoldan alabileceğinin en fazlasını almanın, yolu içine sine sine katetmenin anahtarı.

Yola düşüp varacağın yerde hissetmeyi umduklarının yolun kendisinde gizli olma ihtimalini unutma.


Gizem Demirel Vatandost 

KAFKAOKUR Dergisi, Mart 2018


2010 · KAFKAOKUR