çizim: rabia aydoğan
“Zamanı azaldı artık, zorlanmış bedenimin,
Olduğum gibi ölmeliyim, olduğum gibi...
Aşk, bağ ve hiçbir utkuyu düşünmeden,
Kalıvermeliyim öylece kaskatı!”


Nilgün Marmara

Kaskatı kalıvermek öylece. Durmak, hiç olmamış gibi olmak birden. Öylesi kolay işte ölüm, bir bardaktan soğuk su içercesine… Bir odadan diğerine geçercesine… Ölmek çünkü herkes için. Ölmek çünkü eski alışkanlığı insanın. Kolları bacakları tamdı. Saçları da yüzü de. Teni aynı tendi. Ağzına çalışıyor gibiydi, az sonra bir sözcüğü mutlulukla sanki sesleyecek olan ağzına… Yeni biriydi oysa bu, önümde upuzun yatan. Yüzü okunmuyordu. Mutluluğu da bilmeyecekti artık sözcükleri de. Sıcaklığı yok oluyordu yavaş yavaş ayakkabısının içinde. Bir ağıt kadar inceydi. Bir ağıt kadar derinlerde dolaşıyordu. İçine içine batıyordu insanın. Uzundu ölü. Bedeni, kısa çizgi olmuştu ölüme. Varacağı yere varmıştı çoktan.

İnsan ki ölümüne hazırlanır hep. Bazıları bilir bunu, bazılarıysa bilmiyormuş gibi yapar. “Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan arasında, iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır,” diyor Cioran. Yaşamanın kendisi denli önemlidir ölümlü olduğunun farkında olmak. Ölüm bir anlamda en ciddi işidir yaşamın. Öte yüzüdür, öte yakasıdır, öte deneyimidir. Bir öteyi anlamaya çalışmaktır biraz da. Karanlığı aralamak, sessize varmak… 

Sesi de ölmüştü şimdi ölünün. Bir daha hiç olmayacak sesi. Hiçbir şey diyemeyecekti bir daha. Sessizin kendisi olmuştu. Söylenmemişler olacaktı artık aramızda sadece. Ölümlere bu yüzden üzülüyoruz aslında, bize bir daha asla yanıt veremeyecek ölüler. O yüzden Levinas “Ölüm bozulmadır, yanıt yokluğudur,” diyor. Ölülerimiz yükümüz bizim, kamburlarımız. Bizi eksik kılanlar… Bizi yoksul koyanlar… Bizi boğazımızda bir yumruyla bırakanlar… Onların ölümüyle deneyimliyoruz ölümü. Başkalarının ölümüyle karşılaştığımızda tanışıyoruz ölümle. Sevdiklerimizin ölümünü ölüyoruz biz de.

Fotoğrafla ölüm bakışırlar. Bir resimdir ölüm, duvarda dümdüz. Bir elin dokunamadığıdır artık. Bir bakışın diyemediği… Bir caddenin upuzun uykuya dalışıdır. Bir soğuk soyunuştur. Bir çukurun rüzgârla doluşu. Parantez içinde bir tarih. Ölüm: ne yazılsa kısa… Cümle sonunda nokta.

Evinde kaldım ölünün. İlk kez bu kadar yakından görüyordum bir ölüyü. İlk kez kokluyordum. Ölümün kokusu yok sanırdım ben. Varmış. Keskin, kesif bir koku. Küf kokusu, kül kokusu, kün kokusu… Ürperme kokusu, üşüme kokusu, yoksunluk kokusu, korku kokusu… Günnük kokusu mersin kokusuna karışmış bir koku. Varlık yokluğa karışmış bir koku. Eşyalarda öksüz çocuk duruşu. Acısı küllenmiş bir ölü evi sessizliği. Kapının önünde onca ayakkabı.

Tarihin bilinçaltıdır ölüm. Gılgamış bulamadı ölümsüzlüğü, Lokman Hekim’in bin bir otu da çare olamadı ölüme. Gül bile ölümüne açıyor. İnsan ölümüne doğuyor. Doğurduğunda bir can veriyorsun evet ama ölüm de vermiş oluyorsun. Ölümlü kılıyorsun doğurduğunu. Ölümün girdabında dönüp duruyoruz hepimiz. Ölüm, hep peşimizde. Gölgemize saklanır, güldüğümüze bulaşır, gövdemizde dolaşır. Toprak insana verir rengini ve kefenler provasız dikilir. Ölünün bedenine ortak olacak börtü böceği düşündüm. Kurtçukları, solucanları… O canlılarla ölü bedenin dostluğunu… Ölüyü ot bürüyeceğini. Ölünün yaşam da vereceğini. Çiçeklerin de böceklerin de ölülerle seviştiğini. Toprağın ölülerle beslendiğini. 

Ölüm, dışarı ile olan ilişkimizi keser. Kendine dönme ve kendin olmadır ölüm. Ölü, sadece kendisiyledir artık. Kendine içkin olandır o. Sylvia Plath’ın “Ölmek bir sanattır,” dediği budur belki de. “Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça,” dediği yahut Turgut Uyar’ın. Ölüm bir yaşam dalgınlığıdır da hem. Sancılı bir sıkıntıdan kurtulma. Ölümüyle anlatır insan hikâyesini. Ölüm, kısa konuşur.

Kitaplıktaki resmi, bir bana bir de ölüye bakıyordu. Çocuk uykuları derinliğinde yüzüyor gibiydi ölü. Yola çıkmanın tedirginliği vardı sanki. Testisinde, toprak kokulu suyu kalmıştı geride. O, suyunu içine çeken toprak testide. İçindeki suyu soğutan toprak testide. Su ki yaşam demekti, devinim demekti, değişim demekti ama ölüydü testideki su. Senin de sonun böyle olacak, bir yetmiş uzanacaksın boylu boyunca diyordu odadaki her şey. Ölmeye yatmış parkların hüznüyle solgundu her şey. 

Bebek, ölümü bilmeden güler. Çiçek, bilmeden açar ölümüne. İnsan gün gün ölümüne yürür. Gün gün hazırlanır ölümüne. Sırt üstü upuzun yatarak her gün ölüm provası yaparız. Düşlerin bitişi, yaşamın inkârıdır da ölüm. En ürpertili sözüdür doğanın. Aşkı bitmiş bedenler çöplüğüdür mezarlıklar. 

İnsan ölüsünü nereye koyar? İnsan ölüsünü nasıl taşır? Hangi öte zamanda arar insan ölüsünü? Çalışır çünkü ölünün kolundaki saat. Zaman donmaz. Zaman durmaz. Zaman dinmez. Dünyanın öbür ucunda görünse o ışık, ben bu uçta açsam seni ey ölümsüzlük…

Gonca Özmen

KAFKAOKUR Dergisi, Haziran 2018
2010 · KAFKAOKUR