çizim: ezgi karaata

Mezarlığın girişinde üç arkadaş dikiliyorduk. Siyah takımlarımızı giymiştik tıpkı Aksel’in istediği gibi. Hava buz gibi soğuktu ve yağmur serpiştirmeye başlamıştı. Nemli havadaki toz, burun deliklerimizden girip boğazımızı kurutuyordu. Beklemekten sıkılmıştım. Bir sigara yakıp etrafa göz gezdirmeye başladım.

Garip bir yerdi burası. Gerçek bir mezarlık. Yüksek ağaçların gölgesindeki mezar taşları, mermerlere nakşedilmiş sözler, suyu sürekli akan çeşme, cenaze arabaları, mezarları sulayan çocuklar… Kapalı ve boğucu hava yüzünden yeterince neşesizdim. Bir de şimdi giyinmekten olabildiğince kaçındığım takım elbisemin içinde boğulduğumu hissediyordum. Yanında durduğumuz tabelaya göz gezdirdim. “Klimalı araçlarımızla evinizden dostlarınız alınır ve defin işlemleri yapılır.” Durum fazla abartılmış gibiydi. Kaya ile birbirimize bakarak gülümsedik. Aksel bizi böyle görse kıyameti koparırdı.

“Ciddi olun beyler, Aksel geliyor!” dedi Osman.

Sahte bir ciddiyet takınarak sessizce Aksel’in yanımıza gelişini izledik. Kedisinin cenazesine giden adamdı o. Saatlerdir ağladığı gözlerinden belliydi. Üzüntüsüne ortak olduğumuzu anlayabilsin diye çabalarken garip tavırlar içine girmiştik. Başım hafif öne doğru eğik, kollarımı önümde kavuşturarak bakışlarımı asfalt yola dikmiştim.

“Başın sağ olsun,” dedi Kaya. Sarılıp Aksel’in sırtını sıvazladı. Arkasına döndüğünde yine göz göze geldik. Gülmemek için dudaklarını iyice büzmüştü. Osman ve ben ne yapacağımızı bilmeden olduğumuz yerde duruyorduk. Teselli etme konusunda hiçbir zaman iyi olamamışımdır.

“Hadi şu işi bitirelim,” dedi Aksel.

Mezarlıkta bir süre sessizce yürüdük. Ölüm sessizliği tam olarak buydu.

“Şu işe bak arkadaş,” dedi Osman. İnsan ölse çamura bata çıka gideriz, toz toprak içinde kalır her yerimiz. Şu asfalt yola bakın, mezar taşları nasıl bakımlı bir bakın Allah aşkına. Alt tarafı hayvan. Ne kadar acaba burada bir mezar parası?

Aksel, Osman’ın patavatsız sözlerini dudaklarını sıkarak dinliyordu. Osman’ın konuşarak ortamdaki gerginlikten bizi uzaklaştırma çabası pek başarılı sayılmazdı. Kaya benden önce müdahale edip Osman’ın ensesine şiddetli bir şaplak attı.

“Allah belanı versin lan Kaya.”

“Senin versin de sus.”

Aksel en önden ilerleyerek bize yolu gösteriyordu. Kaya yanıma yanaşıp kısık sesle söylendi:

“Alt tarafı bir kedi. Sanki ailesinden biri öldü.”

“Öyle söyleme. Marlo onun kardeşi gibiydi.”

“Marlo kendisinden başka kimseyi sevmeyen nankör bir kediydi.”

“Marlo seni sevmiyordu Kaya. Hem kediler nankör olur.”

Benden beklediği tepkiyi alamadığı için biraz sinirlenmişti. Konuyu değiştiriverdim:

“Sevgiyle aranız nasıl?”

“Neden sordun?”

“Bilmem canın sıkkın gibi geldi.”

“Birkaç gündür görüşmüyoruz. Yalnız kalmaya ihtiyacı varmış. Söyler misin, ben niye sevdiğim kimsenin hayatında bir halt olamıyorum?”

Kaya bunu söylerken derin bir iç çekti. Ne diyeceğimi bilemedim.

“İşte burası!”

Aksel’in seslenmesiyle kendimi bu keyifsiz duygusallıktan kurtarabildim. Marlo’nun mezarı oradaydı. Gri mermerden mezar taşının üzerine çirkin bir fotoğrafı yerleştirilmişti. Üzerinde beyaz büyük harflerle MARLO SIALOM yazıyordu.

“Soyadını verdiğine inanamıyorum Aksel,” dedi Osman.

“Biz bir aileydik Osman. Soyadının ne olmasını beklerdin?”

“Soyadının olmasını beklemezdim.”

Osman’ı susması için ayağımla hafifçe dürtmek zorunda kaldım. Aksel bir süre hıçkıra hıçkıra ağladı. Kaya yanına gidip ona sarıldı. Önce sezdirmeden güldüğünü zannettim. Sonra gözündeki yaşları sildi. Fırsattan istifade kendi durumuna ağlıyordu belli ki.

“Kısa bir konuşma yapmak istiyorum,” dedi Aksel. Gözyaşlarını silip ceketinin cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.

“Canım dostum, Marlo! Yaşamımdan kaçtığım bir gündü, akşamüzeriydi ve ben ömrümden henüz eksilmeyen zaman dilimleri yüzünden mutsuzdum. Akşam olsa seni göremezdim ama işte akşamüzeriydi ve simsiyah ve o ufak halinle karşıma çıkmıştın. Bu yüzden o gün üzerimize düşen güneşin son ışıklarına çok şey borçluyum. İkimiz de hastaydık. Beni biraz bile anlama çabası olmayan insanların arasından kurtarıp mutlu birine dönüştüreceğin aklıma gelmezdi. Kim her sabah mutlu uyandırabilir ki birini? Kime kabuğumu kırıp açabilirim kendimi bir daha? Şimdi tüm güzellikler el ayak çekip gidiyor bir bir. Keşke minik patilerin gözlerimdeki yorgunluğu yine silebilse. Yüreğimi, tüm yalnızlığımı sarsıp beni bu huzursuz sessizlikten kurtardığın için sana minnettarım. Huzur içinde uyu Marlo. Hep özleyeceğim. İyi uykular.

Aksel elinde tuttuğu kâğıdı cebine koymaya çabalarken bir yandan da gözyaşlarını siliyordu. Ben kimsenin hayatıma bu kadar tesir etmesine izin vermeyen bir adamım. Böylece hiçbir terk ediliş beni gözyaşlarına boğmuyor, yalnızlığımı yüzüme vurmuyor. Aksel ise sevdiği şeyi hayatının ücra köşelerine almaktan çekinmemiş ve yalnızlığından önce yaşatılan her güzel gün için minnetini göstermişti. Üzerimde hissettiğim ağırlık, mezarlıktaki kül rengi hava kaybolmuştu. Aksel’in duyduğu sevgi ve yıllarca paylaştığı mutluluk bir anda hayatımda duyumsayamadığım her şeyden utanmama sebep oldu. Böyle garip bir yerde ve böyle garip bir anda hepimizin aklını kurcalayan yalnız olduğumuz ve kimsenin hayatında bir halt olamadığımız düşüncesi yok oluvermişti.

Öyle bir gündü ki… Marlo servilerin altında yatıyordu. Bizse dört arkadaş siyah takım elbiselerimizle karşısında duruyorduk. Hırsları, çirkinlikleri, günlük tasaları ve iç bulandıran arzuları yoktu onun. Aksel: “Gidelim,” diye fısıldadı. Dostumun hayatına mutluluk kattığı için ona içimden teşekkür ettim. O sadece bir kediydi. Ama güzel bir serviliği hak ediyordu.


Nihan Özkoçak

KAFKAOKUR Dergisi, Şubat 2018
· KAFKAOKUR