Bir Zuhal Tekkanat Röportajı!

Röportaj: OYA ÇINAR

“Sizinle rakı içmek istiyorum.” dedim. Şaşırdı bir an, duraksadı biraz. Sonra o mavi gözlerini çakmak çakmak gözlerime dikti ve “Ne zaman?” dedi. “Neden, hangi münasebetle?” değil, sadece “Ne zaman?” “Siz ne zaman uygunsanız…” dedim. “Yeter ki ‘evet’ deyin. “Evimde ağırlamak isterim o zaman seni.” dedi. “Önümüzdeki hafta sonu, buyur gel.”

Gittim. Bir köpeği, üç kedisiyle yaşıyor Zuhal Tekkanat. İki odalı, müze gibi, bütün duvarları Cemal Süreya fotoğrafları ve şiirleriyle dolu bir evde... Hiçbir şeyi atamayan, atmaya kıyamayan bir kadın. Biriktirmiş. Aşkının hatırasını, yazdığı mektupları, eski tarihli gazeteleri, dergileri… Birinin yazdığı bir hayran notunu, oğlu Memo’nun kıyafetlerini, Cemal Süreya’nın kalemini, eve gelen çiçekleri, her şeyi… Koca bir hayat; orada, öyle, somut halde duruyor gözlerinizin önünde. Sadece hatıraları değil, o hatıraların işaretlerini de taşımış boynunda. Hiçbir nesne sadece “nesne” değil. Kalem, sadece kalem değil; Cemal Süreya’nın kalemi. Masa, sadece masa değil; üzerinde şiirler yazılan, “Bak, dün okudum, bir sürü yeni gezegen bulunmuş.” diye notlar alınan bir masa. Bazı insanlar öyledir hani. Neyin yanında dursa onu yeşertir, ona can verir.

Bir müddet suskunluk oluyor önce aramızda. “Ne düşünüyorsun tam şu an?” diye soruyor bana. “Üç gündür elimde ‘Onüç Günün Mektupları’ var. Evirdim okudum, çevirdim okudum. Orada bir yerde, Cemal Süreya bir kahvede size mektup yazıyor. Tam o esnada kahvede bir halk türküsü çalıyor. Cemal Süreya satır aralarında size durmadan türkünün şu sözlerini yineliyor: ‘Can alıcı bakışları gözünde gözünde gözünde…’ Gözleriniz…” diyorum. “Gözleriniz…” Sağanak bir yağmurun habercisi gibi bulutlar geçiyor gözlerinden Zuhal Tekkanat’ın. Ağlamıyor ama, tutuyor hepsini. Dedim ya, o, biriktiren bir kadın! Ve ben başlıyorum sormaya:

1938’de doğmuşsunuz. Cumhuriyetin ilk yılları… İlk gençliğiniz nasıl geçti bu günlerle kıyaslayınca? Çünkü hep o dönemlerin daha çağdaş olduğundan bahsedilir. Böyle bir mukayese yapabilir misiniz?

Hayır, değil. Hiç değildi. Çok daha sıkıydı. Ödümüz patlardı bir şey konuşmaya. Ben size söyleyeyim. İlkokul 5.sınıftayken ben, yönetim değişti. Bir devir bitti başka bir devir başladı. O yaşta bir çocuk, siyaset nedir, nereden bilir? Demek ki izliyormuşum bir şeyleri. Sokaktan geçiyorlar bir gün. Camı açıp el sallıyorum onlara. “Hoş geldiniz” diyorum, yeni devrime! Tabii bu hemen dikkate alınıyor. Ertesi gün müfettiş geliyor sınıfa. “Dün” diyor, “bu pencereden kim el salladı?” Her şeyin daha iyi olması için çok büyük çabalar veriliyordu ama çok sancılı bir süreçti. O çocuk yaşımdan beri güvendiğim bir şeylere sarıldım ve adımlarımı hep onlardan yana attım. Ama kolay olduğunu kimse söyleyemez. O gün de zordu, bugün de zor!

İlk şiirinizi ilkokul 3. sınıfta yazmışsınız.

Doğrudur. Edebiyata hep tutkum vardı. İlkokul ikinci sınıfta başladım hatta. Kar mı yağıyor, onun şiirini yazardım. Sokakta bir köpek mi gördüm, onun acısını yazardım. Ne bileyim, yağmuru yazardım. Ama el işlerine de çok yatkındım. O yüzden Olgunlaşma’yı düşündüm.

Derken, ilk kitabınız ‘Gibi’ çıkıyor 1965’te.

Evet, sonrasında da zaten Yelken dergisi için Mübeccel İzmirli’den sonra birileri beni tavsiye etmiş. Oraya başladım. Bir yıl kadar Yelken dergisini yönettim. Sonra Yeni İstanbul gazetesinde bir süre sanat muhabirliği yaptım. Tam o dönemde, bir şekilde, Yaşar Kemal’le tanıştığım görülmüş ve bu nedenle gazeteden kovuldum. Gittim, derginin sahibi Ruknettin (Resuloğlu) Bey’e ‘Böyle böyle oldu’ diye durumu anlattım. “Sen üzülme, nerede çalışmak istiyorsun?” dedi. “Cumhuriyet’te…” dedim.

Böylelikle Cumhuriyet’e başladım. Epey bir süre orada devam ettim. Sonra tabii Cemal Süreya ile tanıştım ve hayatım değişti!

Nasıl tanıştınız peki? İlk gördüğünüz ânı çok net hatırlıyor musunuz? Neler hissetmiştiniz?

Erkekkadın ilişkisi olarak düşünmedim açıkçası. Bir edebiyatçı, kültür insanı olarak düşündüm. Ama entelektüel anlamda çok büyük hayranlığım vardı kendisine. Dediğim gibi, o dönem Cumhuriyet’te çalışıyorum. Doğan Hızlan ve Konur Ertok da bizim düzeltmenlerimizdi. Onlar Cemal’e demişler ki bir gün: “Ya bizim oraya yeni bir kız geldi, görsen fıstık mı fıstık!”

“Yapma ya!” demiş o da. Bu arada Ülkü Tamer, Tomris Uyar filan beraber dergi çıkarıyorlar o dönem. Sonra Onat Kutlar’ın Şişli’de yönettiği ‘Sinema Tek’ vardı. İzlemeye çok giderdim. Orada bir gün karşılaştık. Ben “Papirüs dergisinde bazı eksiklerim var, onları tamamlamak üzere gelip rahatsız edeceğim sizi bir gün.” dedim. O da “Hayhay hanımefendi! Bekleriz.” dedi. Öyle ayrıldık.

Daha sonra bir gün, Edebiyatçılar Derneğinde Haldun Taner sayesinde bir açılış yapacaktı. Bende de Klasik Batı Müziği plakları vardı. Bana dedi ki “Hem gel bana yardım et, hem de plaklarını getir.” Gittim, açılışı yaptık. İşimiz bitmeye yakın, Cemal Süreya, yanında iki üç kişiyle bana doğru yürüdü. Elimi sıktı ve “Matmazel, ne kadar güzelsiniz! Benimle evlenir misiniz?” dedi.

Herkesin içinde, küt diye…

Evet, aynen böyle oldu. Tabii o an çok şaşırdım ama bir an duraksadıktan sonra, dedim “Kusura bakmayın beyefendi, ben öyle bir şey düşünürsem size sormam, buna kendim karar veririm.” Ama o beklemiyordu sanırım öyle bir cevap. O kadar insanın içinde olunca da bu, yüzü düştü ve hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti. O an gitti gitmesine ama hiç vazgeçmedi. Kaçan kovalanır gibi sanırım biraz da. Bilemiyorum. Belki de benim kendimi sürekli çekmem de o dönem için ona cazip gelmiş olabilir. O olsaydı ona sorardınız tabii bunları. Mehmet Şeyda kız kardeşimin eşiydi. O aramıza girip bizi yemekli görüşmelerle yakınlaştırmayı sağladı. İlişkimiz başladıktan altı ay sonra da bana Kapalı Çarşı’da bir yüzük ve bir pabuç aldı. “Haydi, şimdi eve git, annene beni söyle.” dedi. “Ben Cemal Süreya ile evleneceğim, diye.”

…ve evlendiniz.

Evet; ben 28 yaşındaydım, o 35 yaşındaydı. Aslına bakarsanız normal evlenme yaşı işte, ama ikimizin de ikinci evliliğiydi. Tabii o zamana kadar çok ilişkileri olmuştu Cemal’in. İki yıl sonra da bir çocuğumuz oldu. Tıpkı ona benzeyen bir çocuk... “Yaşadığım Yıllar’ kitabımda epey yazdım o dönemi. Çok güzel bir yedi yılımız geçti. Unutulmazdı. Çocuğu büyütürken tabii, problemler oluyor. Çalışan insanlar arasında olagelir şeylerdi bir çoğu da. Kötü hatıraları unutmaya, iyileri aklımda tutmaya çalıştım hep. Hala da onu yapıyorum. Biz iyi bir yedi yıl geçirdik.

Nasıl bir aşktı sizinki?

Olağanüstü bir aşktı. Bir kitap önerirdi bana mesela. Ben zaten okumayı çok severdim ama o önerdiği için o kitabı sabaha kadar okur bitirirdim. Bu, aşkımın ona derinliği… Aramız çok iyiydi fakat biz çok kıskanıldık. Eskiler, yeniler, hepsinin gözü üzerimizdeydi. Kadınlar ona çok hayrandı, dediklerine göre ben de güzel bir kadınmışım. (Gülüyor) Eski fotoğraflarıma bakıyorum bazen, fena değilmişim diyorum.

Birlikte en çok nelere güler, nelere öfke duyardınız?

Gündüzlerimiz ayrı geçti, akşamlarımız beraberdi. Her akşam bir küçük rakı açılırdı, şiir ve edebiyat üzerine tartışmalar yapardık. Dilin yanlışları üzerine konuşurduk. Çocuklu bir evlilik olduktan sonra, tabii aksamalar başladı. Bir süre sonra da zaten evlilik hayatı Cemal’e demode gelmeye başlamış olacak ki başka heyecanlar aramaya başladı.

Ne var ki “Biz hiç ayrılmadık, yazılmadı adlarımız mezar taşlarına” Cemal’in kendi dizeleridir. Ayrılığı hukuka bağlamak gerek, gönüllere değil! Hukuka bağlandı mı, bitiyor zaten. Hukukun dışında ölene kadar yanındayım. Resmi olarak ayrı olduğumuz halde, gitmiş Kadıköy Caferağa Muhtarlığına ‘Oğlum ve eşimle yaşayacağım.’ diye bildirmiş. Duygusaldı Cemal çok. Gönül bağımız ölene kadar kopmadı.

Bazen birine kızma nedenlerimiz onu çok sevme nedenlerimizdir ya aynı zamanda, sizin duygularınız nasıldı bu anlamda?

Küsmeleri çabuk oluyordu, barışmaları da. Bir de konuşmasam da ne düşündüğümü suratımdan anlardı. O yanını çok severdim. Ben bir şeylere öfkelenince de “Kıymetimi bilmiyorsun benim” diye söylenirdi. “Hanıııım hanım! Sen Cemal Süreya Üniversitesini bitirdin.’ der, gülerdi sonra.

‘Elif Sorgun’ adını da birlikte bulmuşsunuz. Şiirlerinizi başka bir isimle yazma ihtiyacını neden hissettiniz? Tek neden, o dönem memur olmanız mıydı? Yoksa bir kadın olarak tam anlamıyla istediğiniz gibi yazamayacağınızı düşünmüş olabilir misiniz bilinçaltında bile olsa?

Aslında ilk buluş hikayemiz tamamen memur olmama bağlıydı. İki ayrı dergide yazıyordum. Cemal de Papirüs dergisini çıkarıyor o zamanlar. O da beğendiği şiirlerimi basıyor orada. Memur olunca bu bir şikayet konusu, suç unsuruydu. Oralardan da telif alıyordum çünkü. Bir gün evde oturuyoruz. Duvarda asılı, kocaman bir haritamız vardı. Çok severdik ona bakıp gitmek istediğimiz yerlerin hayalini kurmayı. İşaretler koyardık oralara. Bir gün gene oturduk bakıyoruz haritaya öyle. Cemal’in aklına geldi ilk. Tabii o deneyimli olduğu için benden daha iyi biliyordu o konuları. ‘Bak’ dedi, öyle birden, durup dururken. “Karacaoğlan’ın dizeleri var hani: ‘İncecikten bir kar yağar tozar Elif Elif deyi’ Adını Elif koyalım. Bak, orada da Yozgat’ın Sorgun ilçesi var. Soyadına da Sorgun diyelim. Beğendin mi?” dedi. “Beğendim.” dedim. Bir iki telafuz ettik. Hoşuma da gitti. Başka bir isimle yazmak, bana senin söylediğin anlamda bir özgürlük getirmiş midir? Onu çok net değerlendiremiyorum açıkçası.

Aşk bu kadar tutkuluyken, sosyal ve entelektüel paylaşımlarınız bu kadar derinken; ne oldu da “Onüç Günün Mektupları”nı doğuran trene bindirdi sizi hayat? Ne zaman, nasıl kopmaya başladınız?

Ben SSK’da çalışırken Şişli Ot Meydanı Hastanesinde büyük bir ameliyat geçirecektim. Boynumdan… Ama yüzde doksan dokuz sakat kalma ihtimalim vardı. Ben kabul ettim ve yattım hastaneye. Öyle olunca da Cemal’e şunu söyledim. “Sağlıklıyken sevdik, sevildik tamam ama bundan sonra iki büklüm olacağım. Bunu kabul etmek benim için zor. İki büklüm, acınan bir sevgili olmaktansa, özlenen eski bir dost olarak kalmayı yeğlerim.” Nedenini tam açıklayamıyorum ama reddettim bunu. Tıpkı bugün senin karşına bastonla çıkmayı reddettiğim gibi. Bacaklarım çok ağrıyor. Bastonla rahat ediyorum ama güçsüz görünmek… Bilemiyorum ki!.. Netice olarak Cemal bu söylediklerimden çok alınmış ve üzülmüş. Ben hastanede olduğum süre boyunca her gün bir mektup yazıp getirip çekmeceme koyuyordu. Tabii benim onları o zaman ne okuyacak ne değerlendirecek halim var. Yazdığı mektupların içeriği de bir şekilde benim bulunduğum o durumun onda yarattığı korku ve bana duyduğu hayranlığın ifadeleri... Hala, bugün okuyan herkes, “Sizin yerinizde olmayı ne çok isterdim…” diyor bana.

“Onüç Günün Mektupları”nı kitaplaştırmaya nasıl karar verdiniz?

Cemal’in arzusuydu o da. Bir gün istedi benden o mektupları.

“Ben ölürsem sen, sen ölürsen ben, mutlaka kitaplaştıracağız bunları.” dedi. Ben hastaneden çıktım, çok şükür ki sakat kalmadım. Cemal gitti tabii bastıramadan. Ben, oğlumuz Memo’yla yaşamaya başladım. Can Yayınlarından Erdal Öz’le görüştüm bir gün. Mektupları gösterdim. Baktı, okudu ve “Hemen basıyoruz.” dedi. Cemal bir ay sonra vefat etti, kitabı da göremedi. Şimdi Turgut Çeviker tarafından da 14 mektup bulundu. O da birleştirildi ve basıldı.

“Zuhal’im! Hayat… Hayatımsın! Sana hiç hayınlık etmedim.” diye başlıyor o mektuplar. Bugünkü aklınız ve duygunuzla, buna tüm kalbinizle inanıyor musunuz peki?

Evet! Bu sözler çok doğrudur. Aradan yıllar geçti. Düşünün ki Onüç Günün Mektupları hala baskı yapıyor. Niye? Okuyucuya da geçiyor o duygunun gerçekliği. Ben bunu buna bağlıyorum. Hem mutluyum hem mutsuzum. Şimdi yok! Eh, araya ayrılıklar da girmiş. Oğlum 21 yaşında gitti, Cemal 59 yaşında. Ben 76 yaşındayım ve hala yaşıyorum. Allah’ın gücüne gitmesin tabii ama; buna içerliyorum bazen. Sonra diyorum demek ki bunda bir şey var. Benim yapmam gereken şeyler var. Onları yaşatmalıyım. Memo’nun kitabını yazacağım daha. Bir de Cemal Süreya’nın adına bir yer edinebilirsem… Derneğin kirasını ben şimdi emekli maaşımla ödüyorum ama benden sonra ne olacak? Orası gerçek bir kültür merkezine dönüşsün, şiir atölyeleri, yazarlık atölyeleri kurulsun, Cemal Süreya adı orda hep yaşasın. En büyük arzum!.. Bir de “Ah!.. Keşke hiç ayrılmasaydım…” diyorum.

Pişman mısınız?

Pişmanım. O da çok pişmanlık duydu sonra. Ama arada yaşananlar… Çok üzücü şeyler yaşadık tabii. Ölümünden birkaç ay önce bana sordu: “Soyadını değiştirdin mi?” diye. “Değiştirdim.” dedim. “İyi halt etmişsin!” dedi. Kızdı bana. Üzüldü. Gençlik… Çok gurur yaptım tabii o zaman için bazı şeyleri. Bir gün Enver Ercan, Cemal’e soruyor. Diyor ki: “ Üstat! Pek çok kadınla konuştun, görüştün, yaşantın oldu. Hiç unutmadığın bir ad var mı aklında?” Cemal’in cevabı şu oluyor: “Evet! Oğlumun anası...” Bu da yeter bana!

Ona ithaf ettiğiniz bir şiir var mı peki? İki satır da olsa son olarak o dizelerle seslensek…

Cemal Süreya’nın “Dört Mevsim” şiiri meşhurdur. Ben de ona “Beşinci Mevsim” ile karşılık verdim. “Yeni yıl kartların, üç aydır uğramadığın posta kutusundan taşıyor… Yedi kırlangıçtan birinin sana nasıl hayınlık yaptığını anlatacağım. 13 Aralık 9 Ocak arasında birleştirdiğin serüveni ve minik kuşun sana nasıl benzediğini anlatacağım.”

Matmazel, Ne Kadar Güzelsiniz Benimle Evlenir Misiniz? - Röportaj: OYA ÇINAR
Kafka Okur Dergi, Sayı 6, 2015, Röportaj
Ad

Behçet Necatigil Cafeka Cansu Cindoruk Cemal Süreya Cemil Meriç Çekiliş Çizim Dalgalar Dava Deniz Feneri Dergi Dergi Hür Tefekkürün Kalesi Didem Esen Didem Madak Dilan Bozyel Dönüşüm Duyuru Ece Ayhan Edebiyat Edward Burne Efkan Oğuz Eleştiri Esra Pulak Ezgi Ayvalı Felsefe Feyza Altun Fotoğraf Franz Kafka Frida Kahlo Fuar Gece Genel Gökhan Coşkun Gregor Samsa Hasan Ali Toptaş Hieronymous Bosch Hilal Kosovalı İkinci Yeni İlan İlhan Berk İllüstrasyon İnceleme İstanbul Janusz Glowacki Jean-Paul Sartre Jones Kadın Kadın Olmak Kafka Okur Kara Kazım Koyuncu Kendine ait Bir Oda Kitap Konuk Yazar Kübra M. Büyükkıyıcı Küçük Prens Kürk Mantolu Madonna Lehçe Leyla Kanber Marc Chagall Marcel Duchamp Mektup Merve Özdolap Mrs. Dalloway Ne Demiş Kafka? Oğuz Atay Orlando Ödül Öykü Özgecan Aslan Pablo Neruda Panait Istrati Po Polsku Poster Röportaj Sabahattin Ali Salvador Dalí Sanat Sayı 1 Sayı 10 Sayı 2 Sayı 3 Sayı 4 Sayı 5 Sayı 6 Selcan Aydın Simone de Beauvoir Simyacı Soma Songül Çolak Sylvia Plath Şiir Tezer Özlü The Metamorphosis Turgut Uyar Tutunamayanlar Tülay Palaz Varoluşçuluk Video Yaşamın Ucuna Yolculuk Yazar
false
ltr
item
KAFKAOKUR: Bir Zuhal Tekkanat Röportajı!
Bir Zuhal Tekkanat Röportajı!
https://4.bp.blogspot.com/-mJ51tLcDM94/VtxoXsYPQTI/AAAAAAAAJpY/1eNt8bVjUeY/s1600/zuhal-tekkanat.jpg
https://4.bp.blogspot.com/-mJ51tLcDM94/VtxoXsYPQTI/AAAAAAAAJpY/1eNt8bVjUeY/s72-c/zuhal-tekkanat.jpg
KAFKAOKUR
http://www.kafkaokur.com/2016/03/bir-zuhal-tekkanat-roportaj.html
http://www.kafkaokur.com/
http://www.kafkaokur.com/
http://www.kafkaokur.com/2016/03/bir-zuhal-tekkanat-roportaj.html
true
1079892415892661503
UTF-8
Bulunamadı Tümü Devamı Cevap Cevap yok Sil Yazar Anasayfa Sayfalar Gönderiler Tümü Önerilen Etiket Arşiv Ara Tüm gönderiler İsteğiniz yerine getirilemedi Geri dön Sunday Monday Tuesday Wednesday Thursday Friday Saturday Sun Mon Tue Wed Thu Fri Sat January February March April May June July August September October November December Jan Feb Mar Apr May Jun Jul Aug Sep Oct Nov Dec just now 1 minute ago $$1$$ minutes ago 1 hour ago $$1$$ hours ago Yesterday $$1$$ days ago $$1$$ weeks ago more than 5 weeks ago Followers Follow THIS CONTENT IS PREMIUM Please share to unlock Copy All Code Select All Code All codes were copied to your clipboard Can not copy the codes / texts, please press [CTRL]+[C] (or CMD+C with Mac) to copy