Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Varoluş ve Akıl


Soren
İnsan varlığım acınası diye niteleyen yargılar, Platonculuğun geniş bir kabul alanına yayarak sunduğu eski bir efsaneden kaynaklanmaktadırlar. Bu, akledilebilir dünyadan duyular dünyasına düşüşü, yani özler dünyasından varoluşlar dünyasına düşüş mitosudur.

Düşüş ve günah kavramlarına karşı ilgisiz ve yansız kalan Montaigne ise varoluşu, "kendisine ihsan edildiği için~ benimsenmektedir. Leibniz için ise varoluşun tümü düşüşün karşıtıdır; bu mümkün olanın gerçek olana karşı seçimidir. Varolmanın daha iyi olduğunu kuvvetle vurgulayan Leibniz, Theodicee'sinde kendisini Tanrının avukatı yerine koyan naif bir iyimser olarak sunmaktadır. Bu eser, Dünyamızın, varolduğuna göre “mümkün olanların en iyisi”olduğunu öne sürmektedir: Tanrı tarafından var edildiğine göre, varolmaya aday olan “olası” tüm diğer dünyalardan daha üstündür. Böylelikle, varolmanın anlamından kaygılanmaktansa, olabilecek dünyaların en iyisinde her şey da- ha iyi içindir (yeter sebep) ilkesini koymak daha uygun olacak- tır; gerçekte bizim dünyamızdan daha olumlu olmayan, tüm kötülüklerin bulunduğu bir dünyada varolmaktansa, yapılacak pek çok şey bulunan bir dünyada varolmak çok daha iyidir. Nitekim Leibniz'e göre de “öznelliğin at gözlüklerinden” kurtarılmış aklın varoluşa bakış açısı budur.

Leibniz Tanrıyı mutsuzluklarımızdan sorumlu tutmayarak ve böylelikle iyi kavramını görecelileştirerek bir yandan özgürlüklerinin değerini görmeyen ve akıllarını kullanmayı bilmeyen insanoğlunu kötülüklerin varlığından dolayı suçlamakta, beri yandan sadece ve ancak akıl üzerine kurulu bir öğretinin gerçekten bir varoluş felsefesi olarak değerlendirilebileceğini belirtmektedir.

Varoluşçu Etik Anlayışı


Varoluşçuluğun, Aydınlanma değerlerine modern rasyonalizme, liberalizmin kitle kültürüne ve yığın ahlâkına karşı soylu ve görkemli bir tepki olarak yorumlanan etik anlayışı.

Varoluşçu etik, her şeyden önce bir özgürlük etiği olmak durumundadır. Hemen tümüyle özgürlük problemi üzerinde odaklaşan söz konusu etik, modern insanın içinde bulunduğu durumu teşhis ettikten sonra, insanlara yitirmiş oldukları özgürlük duygusunu yeniden kazandırma, onları yanılsamadan kurtarma insanların hayatlarını yeni bir ışık altında görmelerini sağlama misyonunu üstlenmiş olan pratik bir felsefe olarak gelişmiştir. Çünkü varoluşçu düşünürler, öz-gürlük problemini, bir felsefe sistemi içinde ele alınıp tartışılacak teorik bir problem olarak değil, fakat pratik bir problem olarak görmüşlerdir. Egzistansiyalist etik, insanlara, bilimsel ve nesnel düşüncenin ifade ettiği nedenselliğin bir yanılsama olduğunu göstermek, unuttukları özgürlük duygusunu anımsatmak onlara neye değer izafe etmek ve nasıl yaşamak gerektiğine karar vermek bakımından mutlak bir özgürlük içinde olduklarını kabul ettirmek ister.

Başka, bir deyişle, insanlardan özgürlüklerini deneyimleyip, hayata geçirmelerini isteyen egzistansiyalist etik özgürlüğü özümseyip hayata geçiren insanın dünyaya bakışının ve kendisinin bu dünyadaki yerine dair görüşünün bundan sonra fiilen değişip dönüşüme uğrayacağını iddia eder. Egzistansiyalist etiğin insanları değiştirmek ve dönüşüme uğratmak isteyen temsilcileri, şu halde, sadece birer misyoner değil, fakat aynı zamanda duygusal ve pratik bakımdan birer yenilikçilidirler.

Egzistansiyalist etiğin özgürlük kavrayışıyla etik teorisine getirdiği yeniliği teyit eden çok önemli bir diğer nokta da, varoluşçu filozofların ahlâk felsefesi alanında, doğrudan doğruya kendi kendini tanımlayan ve belirleyen insandan yola çıkmalarıdır. Her şeyi kucaklayan evrensel sistemlerin, varlık ve toplumla ilgili nesnel doğruların insanın bireyselliğine kaçınılmaz olarak yabancı kaldığını, ve dolayısıyla insanı kendi içinde eriten genel sentezlerin bireyin kendi hayatına dönük ilgisine hiçbir şekilde cevap veremeyeceğini savunan egzistansiyalist etik, ahlâki problemlerin, bu problemler özsel olarak bizatihi bireylerin kendilerini ilgilendirdiği için, ahlâki bilincin nesnel ölçütlere, evrensel ahlâk yasasına veya iradenin çıkar gözetmeyen akla tabi kılınmasıyla asla çözülemeyeceği iddiasındadır. Etik ile öznellik arasında olmazsa olmaz bir ilişki bulunduğunu iddia eden bu etik anlayışa göre, ahlâki sorular birinci şahsın bakış açısından sorulmak durumunda olup, gerçek özne de, bilen değil, fakat ahlâken varolan öznedir. Bununla birlikte, nasıl yaşamak gerektiğini soran ahlâki özne, kendisine karşı bir gözlemci konumu aldığı, kendi insani durumuna ilişkin olarak kişisel olmayan nesnel bir kavrayış benimsediği zaman, kendi kendisini aldatır. Söz konusu etik gelenek açısından insan ahlâken varolan özne ya da hakiki birey, bilgiyle, ya da nesnel olgulara veya dünyaya ilişkin olarak daha fazla bilgiye sahip olmak suretiyle değil, fakat kendisine, kendi hayatına anlam ve ahlâki bir yapı kazandıracak uzun vadeli ilgiler geliştirme imkanı verebilen seçimlerde bulunmak ve angajmanlara girmekle olabilir.

Sadece bireyci değil, fakat aynı zamanda öznelci olan söz konusu etik gelenek açısından, ahlâk felsefesi, etik alanında nesnelliği aramak yerine kaygıyı, korkuyu, yabancılaşmayı, hiçlik duygusunu insanlık halini ele alıp, kesinlikle öznelliğe yönelmelidir, çünkü hakikat öznel olup, bireysel varoluşun gerçekliği hiçbir soyutlama tarafından asla kavranıp ifade edilemez.

Egzistansiyalist etik, iradeci bir etik teorisidir. Zira bu anlayış, insanı akıl sahibi bir varlıktan ziyade, irade sahibi bir varlık. İrade fail olarak tanımlar. İnsanın evrendeki tüm diğer varlıklardan, varoluşu bütün değerlerin kaynağı olan bir irfideye sahip olmak bakımından farklılık gösterdiğini öne süren egzistansiyalist düşünürler, irfidenin yaratıcı boyutuna büyük bir önem atfederken, her nasılsa varolan, bir şekilde vuku bulan veya hiç kimsenin seçiminin objesi olmayan şeylerde en küçük bir değer bulunmadığını, değer taşıyan biricik şeyin irade eylem olduğunu, kendilerine bir değer yüklenen şeylerin bizzat iradi edimler tarafından yaratıldığını söylerler. Hatta hümanist veya ateist boyutu içinde egzistansiyalist etik, akılla anlaşılabilir bir gelişme doğrultusu bulunmayan evrenin özde saçma ve anlamsız olduğunu, insana yabancı ve kayıtsız dünyaya anlamın insan tarafından verildiğini öne sürer. Anlam, düzen ve amaçtan yoksun olan böyle bir dünyada insanın hazır bulduğu ahlâki kurallar bulunmadığına göre, egzistansiyalist etik ısrarla, ahlâki ilkelerin kendi eylemleri dışında başka insanların eylemlerinden de sorumlu olan insan tarafından yaratıldığını öne sürer.

Varoluşçu Marksizm Anlayışı


Varoluşçu Marksizm asıl olarak Jean-Paul Sartre'ın varoluşçu felsefe ile Marksizm arasındaki kurduğu bağlantıdan ileri gelir. Ayrıca fenomenoloji bağlantılı varoluşculuğun marksizmle ilişkileri sözkonusudur.Bu noktada Maurice Merleau-Ponty'i anmak gerekir. Diyalektiğin Serüvenleri başlığı altında toplanan yazıları özellikle, onun Marksist bakışını göstermektedir.

Sartre varoluşçu olduğu kadar marksizmde de ısrar eder. Onun, "Marksim çağımızın ufkudur" sözü bu noktadaki genel tutumunu gösterir.Sartre yalnızca Marksizmle etkileşimli bir ilişki içinde olmakla kalmamış, bizzat Marksizmi bir varoluşculuk olarak gördüğünü söylemiştir. Bununla birlikte, Sartre'ın Marksizminin eleştirel bir değerlendirmeye sahip olduğu bilinmektedir. Sartre, varoluşçu felsefesini Marksizme göre konumlanarak şekillendirir. yapısalcılığın anladığı anlamda Marksizm, Sartre için kabul edilemez ölcüde soyut ve mekanik bir teoridir.Ona göre Özne'nin önemli oldugu bir teori olarak önemlidir Marksiszm.

Bu Marksizm varoluşçu bir Marksizmdir ve bunun anlamı öncelikle, Sartre'a göre her iki eğilimin birden Hümanizm temelinde vucut bulmalarından ileri gelir.İnsan bırakılmışlık içinde kararını kendisi vermek durumundadır; ve ancak bu karar ve eylemle kendini hümanist bir varlık olarak kurabilecektir.Sartre'ın anladığı Marksizm, tarihi kendi pratiğyle yapan insan düşüncesine dayanan Marksizmdir. Buradan itibaren Sartre'ın Marksizmle ilişkisi şekillenir.

Yöntem Araştırmaları'nda Sartre, Marksizm ve Varoluşçuluk arasındaki ilişkileri (aynı zamanda bir tür hesaplaşmayla) değerlendirir ve varoluşçu marksizmin hem bireyi hem de tarihi bir arada düşünüp değerlendirebilecegini ele alır.Burada bireyin vurgulanmasının yanı sıra, bireyin yaşamının bir bütün olarak kavranılması gereğinin vurgulanması da sözkonusudur.

Varoluşçuluğun İlkeleri Nelerdir?


1. Varoluş Özden Önce Gelir

“Felsefe terimleri ile anlatmak istersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bir bütünüdür; varoluşu ise evrenin içinde gerçek olarak bulunuşudur. Bir çok kimse, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir; gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kimsenin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi, insanın tanrının yarattığını sanan kimseler de böyle düşünerek, tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varırlar. Tanrıya inanmayanlar ise aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda varolabileceğini ileri sürerler. Bütün 18. yy, “insan doğası” denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise insan da -ve sadece insan da- varoluş özden önce gelir.

“Bu kısaca şu anlama geliyor; önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir.” (J.P.Sartre, Action, 27 Aralık 1944).

Elbetteki biz, bizi insan türüne bağlayan, evrensel ya da türsel özümüzü yaratamayız; ancak, bize özgü olan, başka hiç kimse de bulunmayan bireysel özümüzü seçebiliriz. Bizim doğuştan ve özgül özümüz -“hayvan”-ve-“insan”- biz olmadan belirlenmiştir; biz insanız, işte o kadar. Bizim bireysel ya da somut özümüz sadece belli bir belirsizlik gösterir: Bizler insanız, ama hangi insan olacağız? İşte ancak bu sınırlar içinde özgüle açık bir kapı kalır.

Bununla birlikte seçme olanağının yeri gene de önemlidir. Bunu anlamak için, başlangıçla eşdeğer olan bireylerin seçmiş oldukları mesleklerin çeşitliliğine bakmak yeter. Bundan başka, içinde olduğumuz sınıfı, boyumuzu, zekamızı biz seçemezsek de hiç olmazsa, bu ham veriler karşısında takınacağımız tavır bize bağlıdır. Bir işçi, “bütün varlığı ile sınıfı tarafından koşullanmıştır...” ama, “arkadaşlarının durumuna ve kendi durumuna bir anlam vermek; devrimci, ya da sinik olmayı seçmesine göre, işçi sınıfına zafer ve kazanç sağlayan ya da aşağılık duygusu içine düşüren bir geleceği, özgür olarak tanımak gene onun elindedir.” Seçmediğim halde sakat olabilirim, ancak “sakatlığa bakış biçimimi seçmeden sakat olamam.” (onu çekilmez, küçük düşürücü, gizlenmesi gerekli sayılabilir, herkese açıkça gösterebilir, kıvanç konusu, başarısızlıklarımın nedeni, v.b olarak görebilirim.)

2. Sınırsız Özgürlük

Her gün yaşantımız içinde yapmakta olduğumuz seçmeler ya da icatlar, en küçüğünden tutun da en büyüğüne kadar, saptadığımız ereklere, seçmesini kendimiz yapmış olduğumuz bir değerler hiyerarşisine bağlıdır. Bu ereklerin çeşitliliği yüzünden, beklenmedik toplu bir para, kimi tarafından gardırobunun eksiklerini tamamlamakla; kimi tarafından başına gelebilecek bir kazaya karşı yedek akçe olarak saklanmakla, kimi taraftan da eğlence yerlerinden de harcanarak kullanılır. “seçme, düşünüp taşınmaya bağlı değildir: düşünüp taşınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir.”

Ancak, ereklerimizi özgür olarak seçmiş bulunuyorsak da, hiçbir şey kaybolmuş sayılmaz: çünkü ereklerimiz seçmelerimizin tümüne de kumanda eder, bu yüzden, ereklerimizin özgür seçimi, özel kararlarımızın tümünün özgürlüğünü arkasında sürükler.

Varoluşa ilk vardığımız da ereklerimizi kesin olarak saptamadığımız ölçüde özgürlüğü de kurtarmış oluruz. Varolmayı sürdürdüğümüz ölçü de, ereklerimizi de ereklerimizi de seçmeyi sürdürürüz; çünkü özgürlük, bizim varoluşumuzun özüdür. Herhangi bir özel seçme dolayısıyla, daha önce yapmış olduğumuz seçmelerden biri karşımıza çıkabilir, bunun sonucu olarak, ona uygun bir biçimde alınmış her karar, onun bir yenilenmesi olarak karşılanabilir; nitekim, bütün istemli davranışlarımızı özgür olarak görmek hakkımız vardır; çünkü, onlara karar verirken kendilerini açıklayan erekleri de karara bağlarız.

3. Sorumluluk

Sartre’a göre insanın sorumluluğu, sağ duyuya kalırsa, özgür olarak seçebildiklerinin çok daha ötesine geçer, hiçbir şey ona yabancı değildir: ne kişisel iç etkenliğimiz ne de dışımızdaki olaylar: ben her şeyden sorumluyum; “savaşı ben ilan etmişim gibi, savaştan sorumluyum.”

Sartre ne dersin desin Polonya’nın istilasından, Fransa’nın işgalinden, Stalingrad’ın yıkılmasından kendisini sorumlu tutamayacağı ortadadır. Ama kendisine bağlı olmayan bu olaylar karşısında, pekala kendisine özgü bir tutum içine girmiştir; savaş içinde olan bir dünya da, özgür edimler ortaya atarak, bu dünya da olup biten her şeyin sorumluluğunu üstlenmiştir.

Ya da daha çok; “doğmayı ben istemedim denir hep; ama doğumum karşısında takınmış olduğum tavırla,” –utanç ya da kıvanç; iyimserlik ya da kötümserlik...

4. İç Sıkıntısı

Sartre, bağımsız kişiliğinde fikrin duyguyu bastırdığı bir aydındır, bu nedenle, sıkıntı ve umutsuzluğa, bunların bir Kierkegaard’ın yaşantısında ve düşüncelerinde,ya da bir G. Marcel’in yazılarında tuttuğu yeri vermez: İnsan tanrısal tüzüğe inanırsa, işlemiş olduğu günahlarının düşüncesi, hiçlikten gelmek ve oraya dönmek düşüncesinden daha çok bir iç üzgünlüğü verir insana. Ona göre ise, iç sıkıntısı, seçmelerimizin kapsamından doğar.

“Herkes için geçerli bir kuralın varlığını benimseyen düşünürler, bu kuralı bir davranış kuralı olarak bellemekle sıkıntıya düşmekten kurtulurlar.”diye düşünür; bir pişmanlık ve dindarlık yaşantısını seçen bir Hıristiyan, Descartes örneği üzerine aklını yönetme tasarısı kuran bir akılcı, insanı duyarlığa indirgeyerek tadımı (hazzı) seçen Epikurosçu, kararlarını doğru ve iyi bellediklerine göre verir ve belli bir güvenlik içinde yaşarlar.

Varoluşçuluk ve Feminizm


Varoluşçu felsefede kadının konumu, ilk olarak Simone de Beauvoir'ın İkinci Cins (1949) adlı eserinde kapsamlı bir şekilde irdelenmiştir. Varoluşçu felsefeye göre insan doğayı aşabildiği sürece insandır. Bu felsefe ışığında bakıldığında erkekler kendilerini yeniden yaratmak, insanlık için bir şeyler icat etmek, dünyayı şekillendirmek gibi aktivitelerde bulunmuşlardır. De Beauvoir, tam bir insan olabilmenin gereği olarak ileri sürülen yaratma, icat etme ve geleceği şekillendirme gibi eylemlerden soyutlandıkları için kadınların tarih boyunca tam-insan olarak kabul edilmediklerini iddia etmiştir. Ayrıca, varoluşu bir değer haline getirenin, değerleri yaratan erkek aktivitesi olduğunu, bunun sonucu olarak da Doğa ve Kadının ikincil konuma düştüğünü belirtmiştir. Bu düzen içerisinde kadının da doğayla, bilinmeyenle ve insan olmayanla özdeşleşmesi kaçınılmaz olmuştur. Fakat, yine varoluşçu felsefeye göre insan, var olduğu sürece yaşamı sorgulamak ve şekillendirmek, yaşama anlam katmak yükümlülüğü altındadır. De Beauvoir da, “Kadın doğulmaz, kadın olunur” diyerek kadının içinde bulunduğu konumu değiştirebileceğini, kendisini özgürleştirmeyi, ve yeniden yaratmayı seçebileceğini, bulunduğu ikincil konumdan kurtularak anlamlı, yaratıcı projelere imza atabileceğini iddia etmiştir. Ve bir varoluşçu olarak kadının iki çeşit ruhsal seçim yapma şansına sahip olduğunu savunmuştur. Kadın toplum düzeninin ona sunduğu avantajlardan faydalanarak yaşamını korunan bir nesne olarak sürdürmeyi seçebilir. Ancak bir nesne veya öteki olmayı kabul edip bu durumu içselleştiren bir kadın ümitsizlik veya şizofreniye yenik düşecektir. Kadın kendisine dayatılan bu rolü reddeder ve erkeğe biçilen rol olan kendini gerçekleştiren projeleri hayata geçirirse de kadınsılığını reddetmiş sayılacaktır. İşte bu çelişki özgürleşmiş kadının durumuna damgasını vurur. Fakat kadın, akılcı tarafını, eleştirel yetilerini geliştirdiği, nesne olmayı reddettiği takdirde kendisini nesne olarak görenleri özne olarak görmeleri için zorlamış olacaktır.

Derleyen: Sosyolog Ömer Yıldırım
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM)

«
sonraki
Sonraki Kayıt
»
önceki
Önceki Kayıt

Hiç yorum yok:

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön